10 Haziran 2017 Cumartesi

İnsanlığın tümörü; pasif karakterli insanlar

Uzunca bir süre bana göre pasif, onlara göre "uyumlu" insanlarla arkadaşlığım oldu. Çünkü iyi niyetli ve güvenilir olduklarını düşündüm ama artık bu insanlara tahammül edemediğim bir dönemdeyim. Büyük konuşmak istememekle beraber, bu tarz insanlarla yakın arkadaşlık kurmama sözü verdim kendime ama kalp bu, kimi seveceği belli olmuyor okurcum.

Pasiften kastım da şu; sevilmek ve kabul görmek adına hiçbir isteğini, talebini dile getirmeyen, insanların bunu kendiliğinden düşünmesini bekleyen, yerine getirilmeyince gönül koyan ve pasif agresif bir şekilde intikam alan insan.

Her şey yolundayken, gerek iş, gerek özel hayatınızda mutlu, ilgi çeken, neşeli bir insanken samimiyetinden hiçbir şey eksilmeyen bu arkadaşlarınız, ne zaman duygusal olarak dibe girseniz o zaman avlanırlar. Arkadaşlığına en çok ihtiyaç duyduğunuz anda kendilerini geri çekerler. Tam olarak ne olduğunu anlayamazsınız, sizi asla net bir şekilde reddetmezler ama hep bir bahaneleri vardır. İçinizdeki ilgiye muhtaç bu çocuk biraz sızlansa, hemen "ne kadar bencilsin", "dünya senin etrafında dönmüyor", "benim de bir hayatım var" gibi  sözlerle size kendinizi daha kötü hissettirirler. Zaten yeterince sorununuz varken bir de bir arkadaşa rest çekip onu kaybetme yüküne katlanmak istemezsiniz çoğu zaman, bu yüzden size verilen ilgiyle yetinmek durumunda kalırsınız. Bir gariban, bir zavallı gibi. Toparlanıp, yeniden güçlü olduğunuzda, o da pasif haline geri döner.


İlgi ve samimiyet gözle görülmese de çok somut hissedilen şeyler bence. Geçirilen zamanla, yüz yüze görüşmeyle alakası yok. İmkanlar dahilinde bir şekilde bunu hissettirebilir insan. Hissedemiyorsanız, bu size verilmediği içindir. 

Konuyu en iyi özetleyen Murathan Mungan'ın şu satırlarıyla bitirmek istiyorum.

"İyi bir adamdır," demişlerdi onun için. İyi bir insanmış gibi görünüyor, ama kadın iyiliğin bu görünüşünü tanıyor: Başarısızlığın verdiği bir iyilik bu. Başka bir hayatı olmayacak, olamayacak biri, belli. Gözünün bebeğinde hayatın izin vermediği kör bir hınç parıldıyor. Sözde iyilikten yapılmış bir kalkanın arkasında kendisini hayata, insanlara karşı daha güvenli hissediyor olmalı. Böyleleri, karşısındakinin kendisinden daha zayıf biri olduğunu hissettiğinde, saklandığı kalkanın arkasından çıkmakta ve güçlerini sınamakta hiçbir sakınca görmez. Onların görünüşteki iyilikleri daha çok güç karşısında saygıyla eğilip boyun eğen kirli bir itaate benzer..."

5 Mayıs 2017 Cuma

20'li yaşların sonuna doğru piyasası düşen kadın-erkek tipleri

Kadınlarda; yaramazlar, kafasını estiğini yapanlar, kıskandıranlar, "aman dikkat et beni kaptırırsın" mesajı verenler, nazlılar.

Erkeklerde; ıssız adamlar, kızım bak ben seni üzerimciler, ilişkiyle uğraşamcılar, ben çok eşliyimciler, bohemler, hippiler, herkes rahat takılsıncılar.

20'li yaşların başında kaybetme korkusunun ve güvensizliğin verdiği heyecan, ıssız adamların ve yaramaz kızların piyasasını yükseltirken; 20'li yaşların sonuna doğru gelen huzur ve güven arayışı ile nihayet efendi erkeklere ve uslu kadınlara da gün doğmuştur.


Her yaşın farklı bir dinamiği var malumunuz. Bu da haliyle ilişkilere yansıyor. Mesela 20'li yaşların başında olgun bir ilişki arayışı, karşı tarafta bunu anlayacak kapasite olmayacağı için muhtemelen yalnızlıkla sonuçlanacak. Sonuçlanmasa bile o yaşlarda tercih edilen insanlar -istisnalar kaideyi bozmamakla beraber- çoğunlukla doğru tercihler olmayacak. Biraz masalların, biraz filmlerin, biraz da okul dışında pek bir sorumluluğu olmayan sorunsuz hayatların etkisiyle ilişki adı altında mükemmel dramlar yaşamak ister insanoğlu. Bu yüzden elde edemediğimiz, etsek de her an kaybetme korkusu yaşadığımız insanlara aşık olma eğilimine gireriz o dönemde. İş hayatıyla beraber hayatımıza ciddi sorunlar eklenince çoğu kişinin böyle dramalara ihtiyacı kalmaz, huzur ve güven aramaya başlar ilişkilerinde. Bu sebeple güvenilmez tiplerin piyasası genellikle 25, cazibesi yüksek bir insan için 30'una kadar yüksektir.

25'inden önce evliliği düşünmüyorsanız bu tarz ilişkiler tehlikeli değildir aslında, hatta kendini keşfetme açısından faydalıdır bile. Sonrasında kimsenin bu tripleri çekmek istememesi, düşen beğeniler, artan yalnızlık zamanları hayatın kendini değiştirmelisin mesajıdır aslında. Bu mesajı alan kadınlar kendisine değer veren, güvenilir adamlara yönelip ilişki içinde güven verici tavırlar sergilerken; ıssız adamlar da bir anda ilişki insanı olup, sosyal medyada boy boy çift fotoğraflarıyla aşkını ilan etmekten gocunmaz artık.

Bazıları herkes gibi olmaktan, sıradan olmaktan ölesiye korktuğu için değişime direnir.
Bazılarının çocukluktan gelen büyük travmaları vardır, farkındalığı gelişse de kendi için yanlış bulduğu insanlarla birlikte olmaktan kurtulamaz.


Yetişkinlik döneminde insanı en fazla etkileyen arkadaşları ve sevgilileridir bence. Bir sevgili hayatınızı karartabileceği gibi sizi göklere de çıkarabilir. O yüzden kiminle birlikte olduğunuz mühim sevgili okurlarım. Neticede bir ilişki nasıl başlamışsa hep öyle devam ediyor. İlişkideki roller de. Yani hem kıskanç sevgiliniz hem de huzurlu bir ilişkiniz olamaz. Aksini iddia eden varsa buyursun dinliyorum.

14 Nisan 2017 Cuma

Mutluluk

Sahip olunca mutlu olacağımıza inandığımız birçok şeye sahip değilim şu an.

Az paralar kazanıyorum, az tüketiyorum, pahalı kıyafetler, ayakkabılar, çantalar alamıyorum, çok fazla seyahat edemiyorum, evli değilim, çocuğum yok, iyi bir işim, toplumda saygınlık kazanabileceğim herhangi bir statüm yok.

Aslında olayı başa sarmak gerekirse; ben İstanbul'da şu an kazandığım paraların yaklaşık 3-4 katını kazanıyordum, Ortaköy'de kendi başıma yaşadığım bir evim, taksiyle 5 dakika, yürüyerek 25 dakika mesafede bir işim vardı. Ortalama 2 ayda 1 yurt dışına çıkıyordum. Zevkli ve pahalı mekanlarda çok rahat paralar harcayabiliyordum. Sonra bunları bırakıp, mobil olarak çalışabileceğim alternatif bir hayat yaratmak için İzmir'e yerleştim.

Şimdi "ben bir bok yedim, güzellemesini yapayım da insanlar pişman olmuş demesin" diye yazmıyorum bunları.

Evet İzmir'e dair hayal kırıklıklarım oldu; mesela maaşlar tahmin edemediğim kadar düşük.

Burada pahalı, zevkli, belirli bir sınıfa hitap eden mekanları bulamazsınız çünkü öyle bir zenginlik yok. Alım gücü düşük olduğundan organizatörler de buraya para gerektiren, üst düzey etkinlikler getirmiyorlar; bu yüzden kültürel aktivite zenginliği de pek yok. İzmir dışında yaşamamış insanlar aksini iddia edebilir ama İstanbul ile kıyaslayınca kültürel aktivite kalite farkı çok bariz belli.

Lakin hayat standartımdaki bu düşüş inanılmaz bir hüzne sürüklemedi beni. Hatta mental olarak rahatlattığını bile söyleyebilirim.


Çünkü saygın bir işe sahip olmak, çok paralar kazanmak, evlenmek, çocuk sahibi olmak, marka çantalara, ayakkabılara sahip olmak için ödediğimiz bedeller çok ağır.

Eskiden "herkes aynı değil, herkes benim cesaret ettiğim şeylere cesaret edemeyebilir, insanları yargılamamalıyım" derdim ama artık böyle düşünmüyorum.

Sürekli şikayet edip de, hiç aksiyon almayan insanların mevcut durumundan memnun olduğuna inanıyorum.

Yeteri kadar memnun değilse bile pahalı bir ayakkabı alma isteği, ödediği bedellerden daha ağır basıyordur mesela.

Yani bu hayatı kendi istiyor. Önce kurban psikolojisinden çıkıp bunu bir kabul etmek lazım bence.

Hayatından gerçekten memnun olmayan herkes bir şekilde değiştirmek için fırsat yaratır.

Bu belki 1 senesini alır belki 5 senesini... hatta belki başarılı bile olamaz ama bence en kutsal gayret; sana bir kere vaat edilen o biricik hayatını, mutlu olduğun şekilde dizayn edebilme gayretidir.

Başarı da sanılanın aksine, her şeyi istikrarlı bir şekilde devam ettirmek değildir bana göre; beğenmediğin zaman konfor alanından çıkıp, bozup, tekrar kurabilme cesaretidir.

30 Mart 2017 Perşembe

Mükemmel erkek

İstisnalar kaideyi bozmamakla beraber, ilişki içindeki kadın ve erkeğin davranışlarında herkes tarafından bilinen çok bariz bir farklılık var; kadının sürekli ilişkiyi oldurtma çabası. İyi bir eş, iyi bir baba olabileceğine inanıyorsa, iyi bir geliri varsa, mantıken doğru bir insansa sevmeye çalışıyor, ya da kalbi onay veriyorsa aklının da onay vereceği bir formata dönüştürmeye çabalıyor.

İlişkiyi devam ettirmek için değişmek, karşı tarafın değişmesini istemek, esnemek, emek harcamak aslında kötü bir şey değil ama iki tarafın da istemesiyle anlamlı olabilecek bir uğraş. Çoğu zaman erkeklerde böyle bir çaba görmüyorum, erkekler tüm beklentilerini tek bir kadından karşılamak için çok da kendini zorlamıyor.

Bunun temel sebebini erkeklerin yaradılışına, vay efendim çokeşli yapısına bağlamıyorum ben. Şimdi bohem bohem insanın aslında bir hayvan olduğu, erkeğin dölleme içgüdüsüyle dolup taştığını söylemeyin beyler. Hanginiz etrafınızdaki kadınları dölleme iç güdüsüyle dolup taşıyorsunuz allasen? Kazara birini hamile bırakmaktan bile ödünüz kopuyor. İnsanlar hayvani güdülerini kontrol edebilecek şekilde evrimleşmiş artık, toplumsal anlamda kabul görmeme korkusu içgüdülerimizden daha ağır basıyor.

Erkeklerin bu kolaycılığı bence genetiğinin değil, patriarkal düzenin bir sonucu.
İyi bir eş, evine iyi bir hizmetçi, çocuklarına iyi bir anne olabileceğini düşündüğü kadınlarla evlenme, kendini heyecanlandıran diğer kadınlarla ilişkilerini sürdürme gibi bir özgürlüğe sahip çoğu zaman.

Günümüzde sadakat konusunda dengeler değişse de, hala erkeklerin kadınlara göre çok daha rahat olduğunu söyleyebiliriz. Boşanmak, çocuk yapmışsa çocukla ilgilenmemek, aldatmak gibi eylemler terkedilmekten çok daha ağır bedeller ödetiyor kadınlara; ayıplanmak, dışlanmak, taciz, tecavüz hatta bazen cinayet gibi.

Dolayısıyla birçok kadın o topa girmeye korkuyor. Bu yüzden kadınların tek bir şansı var; elindeki adamı mükemmel bir hale getirmek. Nedir bu mükemmel erkek diye sorsak, tüm kadınlar aşağı yukarı benzer şeyler söyler; iyi bir işi olan, iyi eğitimli, görgülü, herkesin onayını kazanan, bizi çok seven, bizim de çok sevdiğimiz, yakışıklı, komik.... Hepimiz farklıyız ama hepimizin mükemmel erkeği aynı nedense!


"Unutma hakiki erkek, yüzlerce erkekten meydana gelir. Zaten bir zaman sonra, yüzlerce erkeğin sana verdiğini, bir tek erkekten beklemeyecek kadar olgunlaşmış olacaksın sen de." demiş vaktiyle Murathan Mungan.

İlişki için emek harcamak evet değerli bir çaba ama bu çaba mükemmel erkek ve ilişki yaratma fantezisine dönüşünce anlamını yitiriyor, yorucu ve yıpratıcı bir hale geliyor. 

19 Mart 2017 Pazar

Özür dilemek

Kimler özür dilemez?

Devlet genellikle dilemez mesela.
Katliam da yapsa, haksız, hukuksuz şiddet uygulasa, tutuklamalar da yapsa, "ya biz hata yapmışız, özür diliyoruz" demez. "Ama onlar da..." ile başlayan, kendi haklı çıkarmak adına bir ton argüman üretir. Mağdur olan mağdur olduğuyla kalır.

Otoriter bir baba yaptığı hata için çocuğundan özür dilemez mesela.
Ya da bir koca, abi, otoriter bir anne, kız arkadaş...

Bunların hepsinin ortak özelliği; kendini karşı taraftan üstün gördükleri için özür dilemeye bile tenezzül etmemeleri...

Kişiler arasında birebir böyle bir diyalog olmasa da, özür dilememenin karşı tarafa bir üstünlük taslamak olduğuna dair sözsüz bir iletişim vardır, herkes bilir bunu.

Yani biri sizi mağdur ettiği zaman, hem mağdur edilmiş, bir de onun üstenci tavrına maruz kalmış oluyorsunuz.

Bu da haliyle sizi öfkelendiriyor, karşı tarafa yaptığının sorumluluğunu alması için baskı yapıyorsunuz, duvar gibi kayıtsız bir muameleyle karşılıyorsunuz.

Sevginin zıttı öfke ya da nefret değil, kayıtsızlıktır.

Yani özür dilemeyen insan, karşı tarafı hem mağdur etmiş, hem üstünlük taslamış hem de "zerre kadar değerin yok" mesajını vermiş oluyor.

Tüm bu sebeplerden özrün anlamı büyük. "Bir özür her şeyi çözer mi?" demeyin, inanın birçok şeyi çözer.

28 Şubat 2017 Salı

Y kuşağı neden mutsuz?

Günümüzün popüler konusu, bir ton araştırma yapılıyor bunun için.

Y kuşağı mutsuz çünkü; istediği hayatı yaşayamıyor ve yaşamak için hiçbir alternatif yaratamıyor.

Y kuşağı mutsuz çünkü X kuşağı tarafından yönetiliyor.

İnternet çağına denk gelen ve dünyadaki farklı hayatlara tanıklık eden bir nesli, haftanın 6 günü, günde minumum 9 saat zevksiz ofislere tıkıp çalıştırmak isteyen bir nesil yüzünden mutsuz.

Çünkü kendileri böyle görmüş, çok çalışmanın doğru bir şey olduğuna inanmış ve kendi gibi yaşamak istemeyenleri de; tembel, işe yaramaz, başarısız, güçsüz hatta değersiz olarak yaftalıyor.

Çok çalışmayı kimler sever biliyor musunuz?

İşten başka nasıl zaman geçireceğini bilmeyen, insanlarla iletişim kurmaktan sıkılan, çocuğuna, eşine zaman ayırmak istemeyen, anasının babasının gönlünü hoş tutmak yerine çalışmayı tüm kişisel sorumluluklarından kaçış yolu olarak gören insanlar sever. Bu durumun erdemli bir tarafı yok bana göre. Umarım çok çalışmanın dışlanacağı günleri de göreceğiz hep beraber.



Bizler, bir önceki neslin varoluş değerleri ile kendi isteklerimiz arasında sıkışıp kalıyoruz, bu yüzden sürekli hindi gibi düşünüyoruz hem başarılı olup, hem istediğimiz hayatı nasıl yaşayacağız diye...

Lakin başarı olarak tanımladığımız çoğu şey; klişelerden, toplumun dayattığı hayatı yaşamaktan ibaret. Başardığın zaman gerçekten tatmin ve mutlu olmuyorsun.

Ben kendi başarı kavramımı tanımlamaya çalıştım. Başarı benim için; kendi isteklerim ile karşı tarafın isteklerini ortak bir paydada buluşturmak demek.

Bu arkadaşlıkta da, iş hayatında da, özel ve aile ilişkilerinde de böyle...

Yani kendi isteklerimin önemsizleştiği bir işe de, ilişkiye de sahip olsam, sırf sahibim diye kendimi başarılı hissetmeyeceğim. Çoğumuz hissetmiyoruz aslında, bu yüzden başarı sonrası mutluluk hissi de gelmiyor. Mutluluğu bize; sahip olmayana, ya da daha düşüğüne sahip olana bakıp "alabileceğinin en iyisi bu, şükretmelisin" mantığı ile dayatıyorlar.

Çünkü her şey kısıtlı bu ülkede.

İyi bir iş, alternatif bir hayat, aşk, para, zaman...

Bir şekilde kendini bu sistemden kurtarmış insanlar, sonra çıkıp sosyal medyada hayata dair mutluluk ve ilham mesajları veriyor. O sistemden çıkıyor direkt, sistemin mağdurları artık umrunda değil. O çıkabildiyse herkes çıkabilir.

Neticede herkes o sistemden çıkabilen bir kişi olmanın derdinde.

Sistemden çıkarsak da bize vaat edilen; sahip olabileceğimizin en iyisi.
Ama bu çoğu zaman "tam olarak istediğim buydu" ile aynı şey değil.

26 Ocak 2017 Perşembe

Ben kimim?

İnsan kendine torpil geçer genelde ama ben tarafsız olmak için gerçekten uğraşıyorum. Kendimi birçok konuda eleştiririm ama baskın olan yönlerimi yazınca kağıt üzerinde hiç de fena bir insan olmadığımı farkettim. Duygusal yönü de, zihinsel yönü de, fiziksel yönü de neredeyse eşit derecede baskın biriyim. Birini abartıp diğerlerinden eksik kalmıyorum. Canım kendim.

Vaktiyle şunları karalamışım kendim için:

Yenilik
Deneyim
Keşif
Sadelik
İlham
Analiz
Merak
Coşku
Enerji
Haz
Sevgi
Şevkat
Duyar
İnat
Bağımsız
Özgür
Asi
İsyankar
Dominant

22 Aralık 2016 Perşembe

2016

Geçen seneki kalbi kırık yazımın sonunda;

"2016'da aşka dair hiç kafa yormak istemiyorum. Gerçekten iyi olduğum bir uğraşım olsun istiyorum, iyi bir iş bulmak, sıfırdan güzel bir ev kurmak, daha çok okumak, düzenli spor yapmak, dansa devam etmek, arkadaşlarımla kaliteli vakit geçirmek, bolca seyahat etmek, güzel yemekler yapabilmek, zayıflamak ve zayıf kalmayı başarabilmek, kişisel bakımıma daha çok para ve zaman harcayabilmek istiyorum." demişim.



Aşka dair pek kafa yormadım hakikaten, bu yıl aşkı yaşadım çünkü. Neşeli, varlığı pamuk gibi hafif ve ilk defa tüm arkadaşlarımın onayını kazanan bir adam ile tanıştım.
Koca bir sene hiç ofise gidip çalışmadım. Hayatımın hiçbir döneminde bu kadar özgür olmamıştım doğrusu. Sanırım konfora, huzura, kafa dinginliğine doydum, bünyem artık ızdırap çekmek istiyor. 
2016 benim için çoğunlukla iş kovalamakla geçti, istediğim hayatı yaşayabilmek için bir sürü fikir geliştirdim, birçok şeye saldırdım, meyvelerini 2017'de almayı umduğum...
Kendi evime çıkamadım.
Daha çok okudum, spor yaptım.
Zayıfladım ve zayıf kalmayı başardım. 
Dansa devam etmedim.
Bolca seyahat edemedim.
Güzel yemekler yapmayı öğrenmedim, öğrenmek umrumda bile olmadı. (Resmen hiç önemsemediğim bir meseleyi, yapmamanın ızdırabını yaşayayım diye yazmışım oraya)
Kişisel bakımıma daha çok para ve zaman ayırdım. 



Ülke ve dünya gündemi açısından oldukça kötü bir yıl olan 2016 için güzelleme yapmak hiç içimden gelmiyor. Kişisel gündemim açısından 2016; son 3 ayda yaşadığım yoğun gelecek kaygısı dışında genel olarak iyiydi. 








Geçmişe bakınca 2009'dan beri her yıl radikal değişiklikler olmuş hayatımda. Biriktirdiğim paranın dibini sıyırmaya başladığım şu günlerde, yeniden iş görüşmeleri yapmak aldığım kararları sorgulamama neden oldu. İstikrarlı olsaydım şu an nasıl bir hayat yaşıyor olurdum diye düşündüm, beni o kararları almaya iten koşullar hiç olmamış gibi yargıladım kendimi. Her şeye rağmen, sıkıldığım hayatı değiştirmenin vermiş olduğu heyecanın ve tatminin yerine koyacak bir şey bulamadım bu istikrar denen şeyde. 



2017'de ise yine radikal değişiklikler yapmayı hedefliyorum. 
Başarı istiyorum bu sene. Maneviyat, kendini gerçekleştirme falan değil, böyle rakamlı, sertifikalı, istatistikli, toplumca onay gören bir başarı istiyorum.
2016'nın acısını çıkaracak kadar çok seyahat etmek istiyorum. Ben burada aynı hayatı yaşarken, dünyada neler kaçırdığımı bilmeme stresi beni ziyadesiyle geriyor artık.
Kendi evime çıkmayı, iyi paralar kazanmayı istiyorum bu yıl. 
Kurduğum ilişkilerde istikrar istiyorum.
Bakalım 2017'de kaçını gerçekleştirebileceğim?

25 Kasım 2016 Cuma

Yine ve yeniden; Aforizmalar

*Giyim, kuşam ile alternatif olunmaz. Sen de dış görünüşünü, giyimini, başkalarını önemsiyorsan, sen de herkes gibisin alternatif kardeş. Alternatif olmak kafa ile ilgilidir, giyim tarzına yansıyacağını düşünmüyorum.

*Arada havalı şeyler yapmaya da ihtiyacı var insanın. Hani dönemsel olarak varoluşsal krizlere girdiğimizi sanıyoruz, "anlamlı bir şeyler yapmaya ihtiyacım var" diye bohem bohem takılıyoruz ya; anlamlı değil havalı şeyler yapmaya duyulan ihtiyaç asıl o. Biraz kıskandıran, insanların ilgisini çeken şeyler... Tabii herkesin havalı bulduğu şey farklı, senin rutinin başkasına havalı gelebilir. Önemli olan sen ve senin önemsediğin insanlara havalı gelen şeyler yapmak. Beğenilen bir yazı yazmak, şık bir davete gitmek, bir yarışmada birincilik kazanmak, süper lüks bir yat turuna çıkmak... Yapmalı böyle şeyler insan.

*Bir de güne kendisi için güzel bir şeyler yaparak başlamalı. Sabah gözünü açıyorsun, işe gidiyorsun. Kendin için bir şey yapmadan başkası için çalışmaya başlıyorsun. Bu gerçek ile insan nasıl mutlu bir şekilde yatağa girebilir? Nasıl yeni bir güne mutlu uyanabilir?

*Üzülerek hak vermeye başladım ki, istikrar olmadan sahip olabileceğin şeyler; hikayeler, deneyimler ve anılardan ibaret. İstikrarı hiç sevmiyorum ama ömrümün sonuna kadar sadece anılar ve deneyimlere sahip olmanın yeterli olacağına da inanmıyorum.

*Gerçek bir iyilik yapmanın insanın üzerinde müthiş bir etkisi var. Hani bir aşk filminde kavuşmasını istediğin çiftin mutlu sonuna şahit olmuşsun gibi... ya da iyi adam kötü adamı haklamış gibi bir his... hani tuttuğun takım galip gelmiş de, dünyanın tüm dertlerini unutmuş, her şeyin güzel olacağına dair bir coşkuya kapılmışsın gibi... ya da aklından çıkmayan ama sana bir türlü net olamayan bir adamın ayaklarını yerden kesecek bir mesaj atması gibi bir his... Cansız hissettiğiniz anlarda iyilik yapmayı deneyin, bakalım yeniden bir şeyler hissetmenize yardımcı olacak mı?

*Mutsuz ve huysuz insanların yeterli bulmadığı ve hatta dalga geçtiği bir argüman olsa da; mutluluk hakikaten küçük şeylerden ibaret. Gerçekten mutlu iseniz etrafınızdaki güzelliklerin çok net farkına varıyorsunuz, güneşin doğuşu, güzel bir yemek, havanın serinliği gibi detaylar mutlu etmeye yetiyor. "Mutlu muyum?" sorusuna cevap çok basit aslında; çevrenizdeki güzelliklerin farkına varabiliyorsanız evet, varamıyorsanız hayır.

27 Ekim 2016 Perşembe

Türk kızı olmak nedir?

İlişkilerin özgürce yaşanamadığı dönemlerde, genellikle görücü usulüyle evlendirilmiş ve gerisini sorgulamamış büyüklerimizin bize öğrettiği, ilişkilerde hayal kırıklığı yaşayarak sorguladığımız ve kurtulmaya çalıştığımız bir kimlik bu. Kadın-erkek ilişkilerinde açık fikirli diyebileceğimiz bir ailede büyümediyse, Türkiye'de yaşayan her kadının içinde bir Türk kızı vardır aslında. Bilinç düzeyinde bazı şeylerin ne kadar saçma olduğunu idrak etsek de, küçüklükten beri empoze edilen suçluluk duygusu bilinç altında etkisini sürdürmeye devam ediyor. Dolayısıyla benim düşüncem; Türk kızı kimliğinden kurtulmanın tam anlamıyla mümkün olmadığı. Neticede bu kültürün bir parçasıyız ve her gün etkileşim içinde olmaya devam ediyoruz...




Burada kilit olan kelime; suçluluk duygusu. Kadın erkek ilişkilerinin her aşamasında bu suçluluk duygusunun yarattığı kafa karışıklığını görmek mümkün.

Mesela flört etmek...

Flört etmenin bayağı, ucuz bir şey olduğuna koşullandırılıyor Türk kızı. Önce beğenilerin söylenmesi ile başlayan, iki tarafın da kendini kaptırmasıyla seks içerikli konuşmalara dönen flörtleşmeler, kadın keyif alsa dahi, beyninin bir köşesinde "acaba hafif kadın imajı mı çiziyorum?" paniği ile suçluluk duygusu yaşayıp, aniden çark edip, karşındakine de "dengesiz mi nedir?" dedirten ruh hali değişikliğine yol açıyor.

Mesela seks...

İki insanın tercihiyle yaptığı bir şey değil kültürümüzde. Bazı ön koşulları var ve suçluluk duymadan, "yaptım ulan" rahatlığı vermiyor kadına. Rahatlık vermesini bırak, yüklenen anlamın ağırlığı sebebiyle sonrasında travma bile yaratabiliyor, 'yapmasaymışım kafam daha rahat olurmuş' dedirtiyor.

Erkek adeta fetheden, kadın da fethedilmesi gereken kalenin içindeki bir pırlanta. Kadın bedeninin kutsallığına, mahremiyetine yapılan tüm atıflar da kaynağını buradan alıyor. Kadın, tercihen kapalı bir yerde, kendisi için tek değerli olan şeyi; yani bedenini lütfedeceği bir adamı beklemekle yükümlü. Farkettiyseniz kadının adamı isteyip istememesi söz konusu bile değil, kadının sekse masumiyet ve meşruluk kazandırması ancak seven ve ona değer veren adamla yaşamasıyla mümkün. Eğitim seviyesi biraz daha yüksek aileler bunu cinselliğe indirgermese de, prenseslik sıfatıyla ilişkilerde pasif bir rol biçiyor kızına. Kendini sürekli beklemeye koşullandırmış bir insanın ilgi ve alaka beklentisi de fazla oluyor haliyle.

Yaş büyüdükçe seksin normal bir şey olduğuna dair kendimizi eğitiyoruz belki ama bir adamla flörtleşme sırasındaki muhafazakarlığımız çok da yol katedemediğimizi gösteriyor bence. İstediğimiz gibi muamele görmediğimizde hemen kendimizi değersiz hissediyoruz, flörtleştiğimiz adam tacize varan şekilde kabalaşınca, "acaba ben mi yanlış bir izlenim bıraktım" diye kendimizi sorguluyoruz. Halbuki flörtleşmek karşı tarafta ve kendinde duygu uyandırma çabasından başka bir şey değil. Karşı taraftan hoşlandığınız ya da ilişki yaşamak istediğiniz anlamına gelmez.

Medeni olan her insan, nasıl konuştuğundan ya da giyindiğinden bağımsız, karşı tarafın rızası olmadığı sürece fiziksel yakınlık kuramayacağını bilir. Eğer sizin flörtöz tavrınızdan cesaret alıp taciz eden birileri varsa bu sizin suçunuz değil, karşı tarafın medeniyetsiz bir ayı oluşundandır.

Neticede mutlu olmak için sağlıklı bir kadın erkek ilişkisi kurmak şart. Görücü usulü evlendirilmiş, 40 yıl evli kalsa da birbirini sevemeyen çiftlerin varlığı, zorla aynı yatağa sokulmanın bile sevgi oluşması için yeterli olmadığını gösteriyor.

Anladığım kadarıyla ne kadar ilginç bir karakteriniz olursa olsun erkeklerin ilk başta tüm odak noktası "seks" ve sevgi oluşturan şey; flört etmek. Flörtleşmeler de cinsellik ile ilgili imaları barındırmadığı sürece sıkıcı ve yavan onlar için. Kadınların suçluluk duymadan, istediği şekilde flört edebilecek kadar özgürleşmelerini çok istesem de, reddedildiği için kadın öldüren erkeklerin varlığından da korkuyorum maalesef.

Türk kızı kimliği daha çok kendine zarar veren pasif bir kimlik. Bir de kendisine hiç sınır çizilmemiş, her şeye hakkı olduğuna inanan, kişisel sınırlara saygı göstermeyen, reddedilmek ile baş edemeyen bir Türk erkeği profili var ki akıllara zarar. Bir kadın olduğum ve yaşadığım şeyi daha rahat aktarabildiğim için Türk kızı kimliği ile ilgili yazdım ama aslında daha acil ve öncelikli düzeltmesi gerekenin Türk erkeği kimliği olduğunu düşünüyorum.