22 Aralık 2016 Perşembe

2016

Geçen seneki kalbi kırık yazımın sonunda;

"2016'da aşka dair hiç kafa yormak istemiyorum. Gerçekten iyi olduğum bir uğraşım olsun istiyorum, iyi bir iş bulmak, sıfırdan güzel bir ev kurmak, daha çok okumak, düzenli spor yapmak, dansa devam etmek, arkadaşlarımla kaliteli vakit geçirmek, bolca seyahat etmek, güzel yemekler yapabilmek, zayıflamak ve zayıf kalmayı başarabilmek, kişisel bakımıma daha çok para ve zaman harcayabilmek istiyorum." demişim.



Aşka dair pek kafa yormadım hakikaten, bu yıl aşkı yaşadım çünkü. Neşeli, varlığı pamuk gibi hafif ve ilk defa tüm arkadaşlarımın onayını kazanan bir adam ile tanıştım.
Koca bir sene hiç ofise gidip çalışmadım. Hayatımın hiçbir döneminde bu kadar özgür olmamıştım doğrusu. Sanırım konfora, huzura, kafa dinginliğine doydum, bünyem artık ızdırap çekmek istiyor. 
2016 benim için çoğunlukla iş kovalamakla geçti, istediğim hayatı yaşayabilmek için bir sürü fikir geliştirdim, birçok şeye saldırdım, meyvelerini 2017'de almayı umduğum...
Kendi evime çıkamadım.
Daha çok okudum, spor yaptım.
Zayıfladım ve zayıf kalmayı başardım. 
Dansa devam etmedim.
Bolca seyahat edemedim.
Güzel yemekler yapmayı öğrenmedim, öğrenmek umrumda bile olmadı. (Resmen hiç önemsemediğim bir meseleyi, yapmamanın ızdırabını yaşayayım diye yazmışım oraya)
Kişisel bakımıma daha çok para ve zaman ayırdım. 



Ülke ve dünya gündemi açısından oldukça kötü bir yıl olan 2016 için güzelleme yapmak hiç içimden gelmiyor. Kişisel gündemim açısından 2016; son 3 ayda yaşadığım yoğun gelecek kaygısı dışında genel olarak iyiydi. 








Geçmişe bakınca 2009'dan beri her yıl radikal değişiklikler olmuş hayatımda. Biriktirdiğim paranın dibini sıyırmaya başladığım şu günlerde, yeniden iş görüşmeleri yapmak aldığım kararları sorgulamama neden oldu. İstikrarlı olsaydım şu an nasıl bir hayat yaşıyor olurdum diye düşündüm, beni o kararları almaya iten koşullar hiç olmamış gibi yargıladım kendimi. Her şeye rağmen, sıkıldığım hayatı değiştirmenin vermiş olduğu heyecanın ve tatminin yerine koyacak bir şey bulamadım bu istikrar denen şeyde. 



2017'de ise yine radikal değişiklikler yapmayı hedefliyorum. 
Başarı istiyorum bu sene. Maneviyat, kendini gerçekleştirme falan değil, böyle rakamlı, sertifikalı, istatistikli, toplumca onay gören bir başarı istiyorum.
2016'nın acısını çıkaracak kadar çok seyahat etmek istiyorum. Ben burada aynı hayatı yaşarken, dünyada neler kaçırdığımı bilmeme stresi beni ziyadesiyle geriyor artık.
Kendi evime çıkmayı, iyi paralar kazanmayı istiyorum bu yıl. 
Kurduğum ilişkilerde istikrar istiyorum.
Bakalım 2017'de kaçını gerçekleştirebileceğim?

25 Kasım 2016 Cuma

Yine ve yeniden; Aforizmalar

*Giyim, kuşam ile alternatif olunmaz. Sen de dış görünüşünü, giyimini, başkalarını önemsiyorsan, sen de herkes gibisin alternatif kardeş. Alternatif olmak kafa ile ilgilidir, giyim tarzına yansıyacağını düşünmüyorum.

*Arada havalı şeyler yapmaya da ihtiyacı var insanın. Hani dönemsel olarak varoluşsal krizlere girdiğimizi sanıyoruz, "anlamlı bir şeyler yapmaya ihtiyacım var" diye bohem bohem takılıyoruz ya; anlamlı değil havalı şeyler yapmaya duyulan ihtiyaç asıl o. Biraz kıskandıran, insanların ilgisini çeken şeyler... Tabii herkesin havalı bulduğu şey farklı, senin rutinin başkasına havalı gelebilir. Önemli olan sen ve senin önemsediğin insanlara havalı gelen şeyler yapmak. Beğenilen bir yazı yazmak, şık bir davete gitmek, bir yarışmada birincilik kazanmak, süper lüks bir yat turuna çıkmak... Yapmalı böyle şeyler insan.

*Bir de güne kendisi için güzel bir şeyler yaparak başlamalı. Sabah gözünü açıyorsun, işe gidiyorsun. Kendin için bir şey yapmadan başkası için çalışmaya başlıyorsun. Bu gerçek ile insan nasıl mutlu bir şekilde yatağa girebilir? Nasıl yeni bir güne mutlu uyanabilir?

*Üzülerek hak vermeye başladım ki, istikrar olmadan sahip olabileceğin şeyler; hikayeler, deneyimler ve anılardan ibaret. İstikrarı hiç sevmiyorum ama ömrümün sonuna kadar sadece anılar ve deneyimlere sahip olmanın yeterli olacağına da inanmıyorum.

*Gerçek bir iyilik yapmanın insanın üzerinde müthiş bir etkisi var. Hani bir aşk filminde kavuşmasını istediğin çiftin mutlu sonuna şahit olmuşsun gibi... ya da iyi adam kötü adamı haklamış gibi bir his... hani tuttuğun takım galip gelmiş de, dünyanın tüm dertlerini unutmuş, her şeyin güzel olacağına dair bir coşkuya kapılmışsın gibi... ya da aklından çıkmayan ama sana bir türlü net olamayan bir adamın ayaklarını yerden kesecek bir mesaj atması gibi bir his... Cansız hissettiğiniz anlarda iyilik yapmayı deneyin, bakalım yeniden bir şeyler hissetmenize yardımcı olacak mı?

*Mutsuz ve huysuz insanların yeterli bulmadığı ve hatta dalga geçtiği bir argüman olsa da; mutluluk hakikaten küçük şeylerden ibaret. Gerçekten mutlu iseniz etrafınızdaki güzelliklerin çok net farkına varıyorsunuz, güneşin doğuşu, güzel bir yemek, havanın serinliği gibi detaylar mutlu etmeye yetiyor. "Mutlu muyum?" sorusuna cevap çok basit aslında; çevrenizdeki güzelliklerin farkına varabiliyorsanız evet, varamıyorsanız hayır.

27 Ekim 2016 Perşembe

Türk kızı olmak nedir?

İlişkilerin özgürce yaşanamadığı dönemlerde, genellikle görücü usulüyle evlendirilmiş ve gerisini sorgulamamış büyüklerimizin bize öğrettiği, ilişkilerde hayal kırıklığı yaşayarak sorguladığımız ve kurtulmaya çalıştığımız bir kimlik bu. Kadın-erkek ilişkilerinde açık fikirli diyebileceğimiz bir ailede büyümediyse, Türkiye'de yaşayan her kadının içinde bir Türk kızı vardır aslında. Bilinç düzeyinde bazı şeylerin ne kadar saçma olduğunu idrak etsek de, küçüklükten beri empoze edilen suçluluk duygusu bilinç altında etkisini sürdürmeye devam ediyor. Dolayısıyla benim düşüncem; Türk kızı kimliğinden kurtulmanın tam anlamıyla mümkün olmadığı. Neticede bu kültürün bir parçasıyız ve her gün etkileşim içinde olmaya devam ediyoruz...




Burada kilit olan kelime; suçluluk duygusu. Kadın erkek ilişkilerinin her aşamasında bu suçluluk duygusunun yarattığı kafa karışıklığını görmek mümkün.

Mesela flört etmek...

Flört etmenin bayağı, ucuz bir şey olduğuna koşullandırılıyor Türk kızı. Önce beğenilerin söylenmesi ile başlayan, iki tarafın da kendini kaptırmasıyla seks içerikli konuşmalara dönen flörtleşmeler, kadın keyif alsa dahi, beyninin bir köşesinde "acaba hafif kadın imajı mı çiziyorum?" paniği ile suçluluk duygusu yaşayıp, aniden çark edip, karşındakine de "dengesiz mi nedir?" dedirten ruh hali değişikliğine yol açıyor.

Mesela seks...

İki insanın tercihiyle yaptığı bir şey değil kültürümüzde. Bazı ön koşulları var ve suçluluk duymadan, "yaptım ulan" rahatlığı vermiyor kadına. Rahatlık vermesini bırak, yüklenen anlamın ağırlığı sebebiyle sonrasında travma bile yaratabiliyor, 'yapmasaymışım kafam daha rahat olurmuş' dedirtiyor.

Erkek adeta fetheden, kadın da fethedilmesi gereken kalenin içindeki bir pırlanta. Kadın bedeninin kutsallığına, mahremiyetine yapılan tüm atıflar da kaynağını buradan alıyor. Kadın, tercihen kapalı bir yerde, kendisi için tek değerli olan şeyi; yani bedenini lütfedeceği bir adamı beklemekle yükümlü. Farkettiyseniz kadının adamı isteyip istememesi söz konusu bile değil, kadının sekse masumiyet ve meşruluk kazandırması ancak seven ve ona değer veren adamla yaşamasıyla mümkün. Eğitim seviyesi biraz daha yüksek aileler bunu cinselliğe indirgermese de, prenseslik sıfatıyla ilişkilerde pasif bir rol biçiyor kızına. Kendini sürekli beklemeye koşullandırmış bir insanın ilgi ve alaka beklentisi de fazla oluyor haliyle.

Yaş büyüdükçe seksin normal bir şey olduğuna dair kendimizi eğitiyoruz belki ama bir adamla flörtleşme sırasındaki muhafazakarlığımız çok da yol katedemediğimizi gösteriyor bence. İstediğimiz gibi muamele görmediğimizde hemen kendimizi değersiz hissediyoruz, flörtleştiğimiz adam tacize varan şekilde kabalaşınca, "acaba ben mi yanlış bir izlenim bıraktım" diye kendimizi sorguluyoruz. Halbuki flörtleşmek karşı tarafta ve kendinde duygu uyandırma çabasından başka bir şey değil. Karşı taraftan hoşlandığınız ya da ilişki yaşamak istediğiniz anlamına gelmez.

Medeni olan her insan, nasıl konuştuğundan ya da giyindiğinden bağımsız, karşı tarafın rızası olmadığı sürece fiziksel yakınlık kuramayacağını bilir. Eğer sizin flörtöz tavrınızdan cesaret alıp taciz eden birileri varsa bu sizin suçunuz değil, karşı tarafın medeniyetsiz bir ayı oluşundandır.

Neticede mutlu olmak için sağlıklı bir kadın erkek ilişkisi kurmak şart. Görücü usulü evlendirilmiş, 40 yıl evli kalsa da birbirini sevemeyen çiftlerin varlığı, zorla aynı yatağa sokulmanın bile sevgi oluşması için yeterli olmadığını gösteriyor.

Anladığım kadarıyla ne kadar ilginç bir karakteriniz olursa olsun erkeklerin ilk başta tüm odak noktası "seks" ve sevgi oluşturan şey; flört etmek. Flörtleşmeler de cinsellik ile ilgili imaları barındırmadığı sürece sıkıcı ve yavan onlar için. Kadınların suçluluk duymadan, istediği şekilde flört edebilecek kadar özgürleşmelerini çok istesem de, reddedildiği için kadın öldüren erkeklerin varlığından da korkuyorum maalesef.

Türk kızı kimliği daha çok kendine zarar veren pasif bir kimlik. Bir de kendisine hiç sınır çizilmemiş, her şeye hakkı olduğuna inanan, kişisel sınırlara saygı göstermeyen, reddedilmek ile baş edemeyen bir Türk erkeği profili var ki akıllara zarar. Bir kadın olduğum ve yaşadığım şeyi daha rahat aktarabildiğim için Türk kızı kimliği ile ilgili yazdım ama aslında daha acil ve öncelikli düzeltmesi gerekenin Türk erkeği kimliği olduğunu düşünüyorum.

18 Ekim 2016 Salı

Mağdur olmanın dayanılmaz hafifliği.

Kulağımda kulaklık, sevdiğim şarkıları dinliyorum, bir yandan güneşin sıcaklığı yüzüme vuruyor. Mutlu olmak için şartlar müsait ama o an mutlu değilim.

Ciddi bir gelecek kaygısı yaşıyorum çünkü. Olmasını istediğim şeyler için henüz zaman var, başarıp, başaramayacağım da meçhul.

Serbest olarak çalışmayı yan gelip yatmak olarak görenlerin asla anlamayacağı bir halet-i ruhiye bu. Her gün ofis içinde ruhunu öldürsen de, düzenli bir maaş alacak olmanın avantajları olduğu gibi, özgür olmanın sorumluluğunu almanın, her an belirsizlikle yaşamanın psikolojik bir ağırlığı da var elbette. Biri diğerinden daha kolay ya da zor değil, hepsi birer tercih ama hadi itiraf edelim; ofise gitmek, az para kazanmak, iş yerindeki haksızlıklara maruz kalmak toplum gözünde daha geçerli bir mağduriyet.

Toplumda kabul görmenin anahtarı; toplumun empati kurabileceği bir mağduriyetinizin olması aslında. O zaman tüm kapılar açılıyor sizin için, sizi kabul ediyorlar aralarına.

Devamlı mağduriyetlerinizden konuşmaya başlıyorsunuz sonra, anlaşıldığınızı, sırtınızın sıvazlandığını hissediyorsunuz. Ne kadar mağdur olursanız o kadar ilgi odağı olup, seviliyorsunuz. Otorite kurmak adına çocuğundan sevgisini esirgeyen bir aile kültürüne sahip olduğumuzu düşünürsek, hiç tanımadığımız, pek de umrumuzda olmayan insanların bizi onaylamasına, sırtımızı sıvazlamasına duyduğumuz ihtiyaç o kadar da şaşırtıcı değil. Sırf bu ihtiyacı gidermek için bile mağdur olmayı seçebilir insan.



Sürekli mağduriyetlerden konuşan bir toplum olmamızın altında gerçekten zor hayatlara sahip oluşumuz mu, yoksa bunun bir kültür oluşu mu yatar merak etmişimdir. Üzerine düşündüm nitekim, bence ikisi de...

Hayatlar bizim ülkemizde gerçekten zor ama kabul edelim, kendimizi mağduriyetten başka türlü de var edemiyoruz.

Bazen bir anne bile çocuğunun mutluluğuna sevinemiyor, mutluluklar gizli yaşanmak zorunda gibi hissediliyor. Sorunu olsa da bunu yaygara koparmadan, kimseye yük olmadan halletmeye çalışan insanların yaşadıkları küçümseniyor. Kendini odalara kapatmadan, her dakika suratı asık gezmeden, üzgün diye hırsını herkesten çıkarabileceğine dair sonsuz özgüveni ile hayatı çevresine zorlaştıran bir ilgi manyağı olmadan kimse gerçekten mağdur olduğunuza inanmıyor. Kimse ihtiyacınız olan anlayış ve hoşgörüyü göstermiyor. "Sorunlarıyla baş edecek gücü varsa bunun bir şeyi yoktur ya" deniliyor.

Bilimsel bir araştırma yapılmış vaktiyle, şans ile alakalı... Şanslı olduğuna inanan insanların, fırsatları görmede ve üstüne gitmede şansız olduğuna inanan insanlardan çok daha aktif ve girişken olduğu ortaya çıkmış.

İnsan bazen sırtının sıvazlanmasını istiyor kabul ama sırf bu onay ve sevgi muhtaçlığı yüzünden sürekli mağduriyetlerden konuşmak bir süre sonra "mağdur" sıfatını içselleştirmeye neden oluyor.

Biliyorum daha önce kimse söylemedi ama gerçek şu ki; mağdur olmamak için mücadele etmek de mümkün.

29 Eylül 2016 Perşembe

Bir 28 yaş hikayesi

Beni tanıyan birçok kişinin bildiği üzere İstanbul'da özel sektörde çalışmanın anlamsızlığı ve devamlı kira ve fatura öderken istediğim hayatı nasıl yaşayacağıma dair sağlıklı düşünememe buhranı ile evimi kapatıp, eşyalarımı satıp 27. yaşımın sonlarına doğru İzmir'e annemin yanına taşınma kararı almıştım. Patronumla aram iyi olduğu için hiç de sıcak bakmadığı evden çalışma fikrine kendisini ikna ettim, öyle döndüm ana ocağına.

Erasmus'tan döndükten sonra aldım bu kararı. Bu kararı almam ile işten ayrılmama tekabül eden 6 ay içinde bana verilen fuar için herkesin beklentisi üzerinde bir satış yaptım. Motivasyonum belliydi; İzmir'de beni bir süre idare edecek parayı biriktirebilmek. O para beni neredeyse 1 senedir idare ediyor.


28. yaşımın başlarında yüksek lisans tezimi yazıp mezun oldum. Alternatif neler yapabilirim diye kariyer.net'i her açtığımda içime fenalıklar geldi. Özel sektöre dönmek hiç cazip değildi. Akademi ise daha önce hiç gündemimde olmamıştı. Kendimi öyle çok okuyamaz, makale yazamaz, kolayca sıkılan biri sanırdım.


Medya bölümünde okurken kafamı bozan bir konunun yasal engellerini araştıracağım diye ısrar ettim ve okuması sıkıcı, yazması daha da sıkıcı olan bir tez yazdım. Keyif almadım kesinlikle ama bazen iç güdüsel olarak zoru seçme eğilimine giriyorum. Sanırım başarabileceğimi kendime kanıtlamanın hazzını arıyorum zaman zaman.

O kadar sıkıcı ve zor bir tezi yazdıktan sonra da aynen böyle bir tatmin hissettim. Teze başlamam ile bitirmem arasında 11 ay vardı ama ben kafadan 4-5 ay taşınma ve yeni hayata adapte olma süreciyle ara vermiştim. Kendi adıma kısa sürede tezimi bitirip mezun olmuştum. Bunu başarabildiysem doktorayı da başarabilirim o halde dedim. Ben zaten araştırmayı, anlatmayı, yazmayı, ahkem kesmeyi seviyorum dedim. Her işin kendine göre zorluğu ve sıkıcılığı vardır ama öğrenmek, öğretmek, bildiğini bilmeyene aktarmak diğer birçok işe göre daha anlamlı, benden pekala hoca olur ya dedim, Tansu hoca! Özel sektördeki 5 yılın ardından kariyer planımı akademiye doğru kaydırma kararı verdim böylece.

Doktoraya başlamak öyle kolay bir süreç değil, bu süre içinde para da kazanmam lazım tabii. Evden çalıştığım işimden ilk 6 ay bana yetecek kadar para kazandım doğrusu. Sonra benim çalıştığım pazarda devalüasyon oldu, savaş çıktı derken benim fuarım iptal oldu. Ben planımı başarılı olduğum o fuar üzerinden kurgulamıştım, bana verilen yeni fuarları içselleştiremedim, çok da üzerine düşmedim ve başarısız oldum. "Uzaktan olmaz bu işler" diyen patronumu haklı çıkardım. Halbuki çok istemiştim bu yola girmek isteyen birilerine ilham kaynağı olmayı... 

Sonra bırak devrimci ihtirası, sen kendini kurtarmaya bak dedim ve burada ne yapabilirim diye kafa yormalarım sonucu Stüdyo Masterpiece'in sahipleriyle iletişime geçtim. No:42'nin üst katında cici bir atölye kurduk kendimize. Ben bu işin kurumsal tarafında yer alacağım. 


7 kilo verdim bu yaşımda, tatil ara vermelerini saymazsak hayatımda ilk defa düzenli olarak haftada 2-3 gün spor yaptım, 25-30 adet kitap okudum, geçen sene çok keyif aldığım Lindy Hop'a ara verdim. Her ne kadar birikmiş param olsa da, yenisini kazanamadığım için temkinli hareket ettim, vaktim olmasına rağmen, kurtlandığım zaman 2-3 günlük kaçamaklar dışında çok seyahat edemedim. Atina-Berlin-bolca İstanbul-Bursa-Alaçatı-Çeşme-Sığacık-Özdere-Bodrum-Selimiye-Kaş-Kabak-Akyaka'ya gittim. Atina, Berlin ve İstanbul dışında hepsi tadımlıktı. İzmir'de pek arkadaşım kalmadı endişesi yaşamıştım gelmeden önce ama öyle değilmiş. Vaktiyle tanıdığım güzel insanlarla bağımı güçlendirdim, yeni arkadaşlar edindim.

Bu yaşımın en büyük armağanı ise hayatıma giren bir adam oldu.


Ben bundan önce 3 kere aşık oldum demiştim. 3'ünün de ortak özelliği; canımın çok sıkıldığı bir dönemde karşıma çıkıp beni o dönem heyecanlandıran, hayal kurduran bir şeyler söylemeleriydi. Can sıkıntım geçer bu adamlarla dedim, hayata dair aradığım tüm cevaplar onlarda olmalı dedim. Hiçbirini gerçekten tanıyacak, yakınlık kuracak fırsatım olmadı. Şimdi düşünüyorum da, onlardan ziyade ben kafamda kurduğum bir şeye aşık olmuşum.

Bu sefer öyle olmadı. 
Büyük hayaller kurmadım.
Cevaplar aramadım.
Mideme kramplar girmedi.
Dedim ki, ben seviyorum ama aşık değilim...

Beni tanıyanlar bilir, her şeyi öyle çok romantize eden, abartan biri değilimdir, düz biriyim yani. Bu yüzden üzerine düşündüm, yaşadığım şeyi abartıyorum muyum acaba diye...

Ne yaşıyorsun dersen; öyle büyük jestler, heyecan tufanları, taktikler, gizemler, dramalar, gözyaşları, kıskançlık krizleri, mide krampları falan yok. 

Sürekli bir neşe var. Beraberken her şeye gülebilme hali var. Kavga etsen de saygısızlık etmeme, kalp kırmama hali var. Sürekli değerli hissetme hali var. Biri için en özel olduğunu bilme tatmini var.

Seviyorum ama aşk böyle bir şey değil...

Sonra sabah görüşsek de akşamına özlediğimi farkettim, sırf o kapıda bekliyor diye benim için önemli bir sınavı aceleyle bitirip onu görme sabırsızlığı içinde olduğumu farkettim, onu benim için önemli olan herkesle tanıştırma isteğimi, daha önce beni darlayan şeylerin onunla beraberken beni darlamadığını farkettim.

Belki de aşk böyle bir şeydir...

16 Ağustos 2016 Salı

Osho: İnsan Kendinin Aynasıdır

Birkaç kişinin tavsiye etmesi üzerine Osho'nun iki kitabını aldım. "İnsan Kendinin Aynasıdır" aforizmalarla dolu incecik bir kitap. Hayata dair kafa yormalarım sonucu oluşturduğum dünya görüşüme benzer şeyler okudum, yeni bir şeyler bulamadığım için çok heyecanlandırmadı beni. Yine de benzer fikirleri derli toplu cümleler içinde görünce  paylaşmak istedim. Hem ben söylesem dinlemezsiniz zaten, illa Hintli bir guru yazmalı. Tabii ya, Tansu kim ki zaten...

"Siz özgürlüğünüzden feragat ettiğiniz müddetçe toplum da size her şeyi verir. Size saygınlık verir, hiyerarşinin içinde, bürokraside önemli mevkilere gelmenizi sağlar. Fakat bunları vermesi için tek bir şeyi elden bırakmanız gerekir, o da özgürlüğünüz, bireyselliğinizdir. Kalabalığın içindeki bir sayı haline gelmeniz gerekir. Kalabalık kendinin parçası olmayan kişiden nefret eder. Kalabalık içinde bir yabancı olduğunu fark edince gerginlik yaşar, çünkü yabancı bir soru işareti haline gelir."

"Bir insanı suçlu hissettirmedikçe psikolojik olarak köleleştirmeniz mümkün değil. Suçluluk hissi olmadıkça onu belirli bir ideolojiye, belirli bir inanç sistemine hapsetmeniz imkansız. Fakat onun zihninde suçluluk hissini yarattığınız anda, içindeki cesareti tamamen teslim almış, içinde var olan maceracılığı tamamen yok etmiş olursunuz; artık onun kendi çabasıyla bağımsız bir birey olma ihtimalini tamamen baskılamışsınız demektir. Suçluluk fikriyle onun içindeki potansiyeli neredeyse öldürmüş olursunuz. Suçluluk onu bir mesihe, dini bir öğretiye, Tanrı'ya, cennet ve cehennem kavramlarına, bu ve benzeri her ne varsa hepsine bağımlı kılmaya mecbur eder."

"Varoluşta en sıra dışı şey sıradan olmaktır. Herkes sıra dışı olmak ister, bu çok sıradandır. Fakat sıradan olmak ve sıradan biri olarak rahat etmek, inanılmaz derecede sıra dışı bir şeydir. Hiçbir hınç beslemeden, şikayet etmeden, neşeyle, ki varoluş tamamen böyledir, sıradanlığınızı kabullenebilirseniz kimse sizin büyük mutluluğunuzu bozamaz. Kimse onu sizden çalamaz, elinizden alamaz. Böylece her nerede olursanız olun, büyük bir mutluluk içinde olursunuz."

"Bir başına olmak öyle güzel ki... Kimsenin sınırlarınızı geçmemesi, kimsenin sizi hor görmemesi, herkesin sizi kendi başınıza bırakması ve sizin de onları kendi başlarına bırakmanız öyle güzel ki..."

"Unutmayın ki sadece deneyimlediğiniz şeyler size aittir."

2 Ağustos 2016 Salı

Aforizmalar

İnsanın aynı işi uzun yıllar boyunca yapmasındaki motivasyonu anlamıyorum. İşin karmaşıklığına bağlı olarak bir süre sonra illaki gelişim duruyor, öğrenme bitiyor ve sadece otomatiğe bağlıyor insan. Robot gibi. İnsanın doğasına aykırı gibi geliyor bu bana. Yeni bir şeyler öğrenmeden, gelişim göstermeden, heyecanlanmadan nasıl geçer hayat? İnsan nasıl yaşadığını hisseder?






İş hayatına karşı değilim aslında; benim karşı olduğum makul olmayan şartlar. Öncelikle maaşların oldukça düşük olduğu bir ülkede iyi bir pozisyona gelmeniz için nitelikleriniz ya da işinizi nasıl yaptığınız asla yeterli değil, giyim kuşamınız asıl belirleyici olan. İlk işe başladığım zamanı hatırlıyorum mesela, bir yıl içinde iki kere maaş artışı istemiştim. Şık fransız bir patronum vardı, herkesin ofiste şık giyinmesini isterdi ama fazla para vermezdi. Kiramı zor öderken önceliğim elbetteki kıyafet almak değildi. Bu bence dünyanın en insanı gerekçesi ama nedense kimsede empati uyandırmıyor. Herkes bir şekilde kıyafet alacak parayı buluyor ve bunun doğruluğuna inanıyor. Bir süre sonra kıyafet alabilmek için para kazanmanız gerekiyor. Evden çalışınca farkettim ayrıca, insan dışarı çıkınca inanılmaz bir para harcıyor. Bu da ofise gitmeyi biraz daha anlamsız kılıyor gözümde. Ofis ortamında çalışmanın tek bir avantajı olabilir; o da sosyalleşme imkanı sağlaması... Bu da çoğu şirkette mümkün değil. Patronlar pek sosyalleşmenizi istemiyor, ofiste fazla gülenin işini ciddiye almadığına dair bir kültür yerleşmiş. Sizi gözetleyebilmek için ofise istiyorlar, size az para verip şıkır şıkır giyinmenizi, mesaiye kalırsanız şikayet etmemenizi, yemek molasına çıkmamanızı, hak ettiğiniz izni vermezse ya da maaşınızı geç yatırırsa anlayışla karşılamanızı, gece geç saatte ya da hafta sonu gelen emaile cevap vermenizi, iş dışında sosyal medya paylaşımlarınıza dikkat etmenizi istiyorlar. Bir kişinin geçim maliyetinin 1600 TL olduğu ülkede ortalama 2000 TL'ye sizin tüm hayatınızı satın almak istiyorlar. Bakın bu delilik.








Çocuklu ailelerin olduğu ortamlardan kaçarım ben hep. Nedenini bilmediğim bir şekilde depresif gelirler bana. Vapurda çocuklu bir aileyi görünce neden böyle hissetiğimi anladım. Kadın gülücüklerle arkadaşlarına selam veriyordu, "babamız" çocuğunu kucağında taşıyordu... "Mutlu görünüyorlar ama kim bilir evde neler dönüyordur" diye geçirdim içimden. Sorumluluğun neredeyse tamamının kadına yüklendiği, sürekli gücenmelerin, içine atmaların ve kavgaların olduğu, erkeğin mutsuz ve bunalmış, sürekli evden ve sorumluluktan kaçmak için bir bahane bulduğu bir evlilik hayal ettim. "Türk aile yapısına  uygun" bir evlilik. Türk aile yapısına uygun olma hali kadının fazlasıyla mağdur olmasını gerektiren bir durumdur. Kadının biraz bencil olması asla kabul edilemez. Vaktiyle tüm geleneksel teyzeler mağdur olmuştur, saçını süpürge etmiştir, kendi isteklerini hiçe saymıştır. Yeterince mağdur olmazsanız kuralları bozarsınız. Anaç kadın tipi kimseyi mutlu etmez aslında, erkekler de kendini zerre heyecanlandırmayan bu kadın tipinden kaçmak için yer ararlar, eve gelmek istemezler, hayatlarına illaki başka kadınları sokarlar...  Bu kadın tipi kimseyi mutlu etmiyorken yüzyıllardır herkes olması gerekenin bu olduğuna dair kadınları inandırıyor. Bu işte bir yanlışlık var diye sorgulamak kimsenin aklına gelmemiş. Hadi kadınların üzerinde fazlasıyla baskı var ve böyle davranmak zorundalar, yahu beyler siz bari aklınıza başınıza alın. Mutlu olmadığınız biriyle aynı evi paylaşmaktan daha büyük bir zulüm var mı şu hayatta?






Bu ara biraz da kimsenin diyalog kurmamasına taktım. Sadece konuşuyoruz gibi geliyor bana. Mesela, iki kişi arasında bir sorun olmuşsa sorunun muhatapları çoğunlukla kendini geri plana atıp birbirini dinlemiyor, herkes bunu kendi meselesi haline getiriyor. Kendini savunmaya alıyor ya da saldırıyor. Diyelim biri dinlemeyi başardı, olayı kişiselleştirmeden, savunma ve saldırıya geçmeden kendi açısından nedenini anlattı hatta özür diledi. Karşı taraf için bu çoğu kez yeterli olmuyor. Gücenmeler ve surat asmalar son bulmuyor. Özür dilemek yeterli gelmiyorsa ne gelir bir düşünün. Canını verse gücenmeniz geçer miydi mesela?




Sadece sorun çözmek üzerine konuşmuyoruz tabii bir de sohbet-muhabbet amaçlı konuşuyoruz... Onda da diyalog kurduğumuz pek söylenemez. Sohbet etmeye olan ihtiyaç, insan canlısının fikirlerine başka birine iletip varoluşuna anlam katma ihtiyacıdır. Gerçekten dinlenildiğini hissetmiyorsa bu ihtiyacı tatmin olur mu bilemem çünkü biz genelde dinlemek yerine kendi argümanımıza odaklanıyoruz. Düşünün, kendinizi geri plana atıp, yargılamadan, sadece karşıdaki kişiyi anlamaya yönelik kaç girişiminiz oldu? Gerçek yakınlığı sadece diyalog kurabilenler başarabiliyordur belki de...



15 Haziran 2016 Çarşamba

Günübirlik Hayatlar

Hafif bir huzursuzluk var bu ara bende.

Bir süredir gezmek istiyorum ve gezemediğim için yine "bir şeyleri kaçırıyorum" gerginliği yaşıyorum.

İstediğim şeyleri uzun bir süre yapamayınca hep böyle oluyor. Bu ruh halinin ölüm korkusuyla ilişkili olduğu kanısındayım.

Ölümden herkes gibi ben de korkuyorum ama esas korktuğum; hayatımı çoğunlukla bir şeylerin gerçekleşmesini bekleyerek ve yapmak istemediğim şeylerle geçireceğim korkusu.

Bu korkuyla baş etmek için öncelikle yöntemim; elbette ölüm gerçeğini yapabildiğim kadar yok saymak ve üzerine düşünmemek.

Vaktimi dolu dolu geçirdiğim, olmak istediğim yerde olduğum zamanlarda çok bariz bir şekilde korkumun azaldığını farkettim, dolayısıyla hayatımı mümkün olduğunca istediğim şekilde geçirmek için çabalıyorum; istediğim ve istemediğim şeyleri söylüyorum, net olmaya çalışıyorum, özgür olmaya, gezmeye ve keşfetmeye daha fazla vakit ayırmak ve varoluşumu tatmin edebilecek işlerle uğraşmak istiyorum...

Sonuncusu bence en zoru, pek başarılı olduğum söylenemez.

Herkesin işini ciddiye aldığı, işi en iyi şekilde bitirmek için heyecan duyduğu, özveri gösterdiği tutkulu bir ortamda bulunmak gerçekten bir ayrıcalık. 

Ülke yönetmiyorum ya da insanların hayatlarını değiştirecek büyük projelerde görev alma gibi bir imkanım yok. Para kazanmak için yaptığım çoğu şeye "para kazanmak"tan farklı bir anlam yükleyemiyorum, genelde "hadi bitsin de paramızı alalım" modundayım. Lakin varoluşum da anlam katabileceğim işler yapma tatminine muhtaç.

Büyük işler yapamıyoruz bari yaptığımız işlere anlam yükleyerek kendimizi manipüle edelim desem de neredeyse her işin özensiz ve kolay yapıldığı "hallederiz yaaa, kasmaya gerek yok" modunun hakim olduğu ülkemizde benim de motivasyonum kalmıyor.

Tam bu moda denk düşen Irvin Yalom'un ölüm temalı "Günübirlik Hayatlar" kitabını bitirdim az önce. Bu yazarın en iyi kitabı bu değil ama yine de keyifle okudum, bir günde bitirdim.


Kitaptan sevdiğim birkaç kısım:

"Yaşamak ile sorgulamak arasında bir seçim yapmam gerekirse her defasında yaşamayı seçerim. Açıklama illetinden itinayla sakınırım. Bunu sana da tavsiye ederim. Bir şeyleri açıklama dürtüsü, modern düşüncenin salgın hastalığıdır. Bir virüsü en çok da çağımızın terapistleri taşır: Görüştüğüm her terapistte bu bağımlılık yapan, bulaşıcı hastalık vardı. Açıklama, bir yanılsamadır; bir serap, bir kurgu, teskin eden bir ninnidir. Açıklama, herhangi bir varoluşa sahip değildir. Hatta gerçek adını da söyleyelim: Ödleklerin, varoluşun rizikosunun, fütursuzluğunun ve değişkenliğinin yarattığı, o insanın betini benzini arttıran korkuya karşı geliştirdikleri bir savunmadır."

"Yeterince yaşamadığını hissettiğinde ölümü düşünmek her zaman çok daha ızdıraplı olur."

"Hayatım boyunca, insanların bana ne kadar iyi göründüğümü bu kadar sık söylediği başka bir dönem hatırlamıyorum. Elbette bu sözün arkasında parantez içinde "kanser olmana rağmen" eklentisi var ama ne fark eder, böyle de kabul! Kendime biraz müsamaha gösteriyorum, sırtımı sıvazlıyorum ve kanser olmama rağmen şu satıcıya kibar davrandım! kanser olmama rağmen çok neşeli bir insan değil miyim diyorum. Bugün (ve hatta bu hafta) pek bir iş yapmadım ama ne yaparsın, kanserim sonuçta. Güzel bir şey ama şımarmaya başladım. Çıtayı yükseltme vakti geldi."

22 Mayıs 2016 Pazar

Az hasarlı çocuk yetiştirmek

Çocuğum olmasa da çocuk yetiştirme üzerine yazmaya karar verdim. Çünkü bazı şeylere birçok kişiden daha fazla kafa yoruyorum, ahkem kesmek hakkım, çekil şurdan.

Dolmuşta bir anne; küçücük çocuğunu sırf istediği için ön koltuğa oturtmuş. Dolmuş aniden fren yapınca çocuk cama yapışacaktı neredeyse. Dedim ki "çocuğu oradan alır mısınız, lütfen?", annesi "hadi oğlum gel" dedi, oğlan "anne sıkı sıkı tutuncam, n'olur " diye ısrar edince "bak görüyor musunuz hiç sözümü dinlemiyor" diye kabullendi bu durumu, dolmuşta diğer teyzelerden de empati ve kabul gördü. Ben ise içimden "ablacım sen de hiç mücadele etmedin yahu" diye geçirdim.

Tuzu kuru olana konuşmak kolay tabii ama bu haksız olduğum anlamına gelmez.


Bu kadınların tüm sabır, özveri ve enerjisini kocalarına verip çocuklarıyla daha fazla uğraşmaya bu kadar üşenmelerine gerçekten kızıyorum. Asıl sorun bu durumu gerçekten içselleştirmeleri, neyin önemli, neyin önemsiz olduğunun farkına varamamaları. Yetişkin kocasına yemek yapmazsa adamın açlıktan öleceğine inanır, çocuk ilgi istediğinde sürekli sızlanır, ona suçlu hissettirir. Bu durum çocuğun ya içine kapanık olması ya da söz dinlemeyen, arsız, yaramaz bir şey olmasına neden oluyor.

Bazı çocuklar var mesela; şımarık desen değil, içine kapanık değil, sosyal, enerjik, affedici... Yani bu çocuğun tuzu da, biberi de tam kıvamında verilmiş, olmuş bu çocuk diyorsun.

Ben bunu dozunda verilen ilgiye bağlıyorum.

Evet iyi bir bakım ve eğitim sağlamak da mühim ama bunlar asla yeterli değil. Ebeveynlerin öncelikli görevi çocuğuna sevgi, ilgi ve şefkat göstermek.  Bunlar bedava, bunlar atla deve değil, yapamıyorsanız doğurmayın lütfen.



Bir de çocuğunun kişisel gelişimine kafayı takmış ebeveynler var. Daha bebekken başlıyorlar eğitime. Bir insanı bu kadar başarı odaklı yetiştirmek mutluluk getirmiyor. Sonrasında çocuk ya başarılı olmak adına çok çabalıyor ya da başarısız olmamak için hiçbir şeyi denemiyor. Denemezsen başarısız da olmazsın sonuçta.

Çocuğuna prenses-prens olduğunu telkin eden aileleri de es geçemeyeceğim tabii. Belki bu şekilde değerlilik duygusu aşıladıklarını düşünüyorlar ama alakası yok. O kişinin egosu öyle büyüyor ki, gerçek hayatta kimsenin ona prenses ya da prens gibi davranmadığı gerçeğiyle yüzleşmek ağır geliyor. Hadi diyelim öyle davranacak birini buldu yine de yapılan hiçbir şey yetmiyor. Egolarını yenip kendileri de adım atamıyorlar çünkü güçlü bir kök inançları var. Sürekli bir yalnızlık ve bekleme haline gark oluyorlar.



Çocuklar ailelerinin kötü özelliklerinden ya da dünya görüşünden illa ki etkilenir, arkadaşlarından da etkilenir... Birlikte yaşamanın zorunlu sonucu ; etkileşmek. Bunda büyük bir sıkıntı yok ama çocuğu iyi yetiştirmenin de formülü vardır elbet. Benim formülüm; hükmetmemek (çocuğa birey gibi davranıp neden bazı şeylere izin vermeyeceğinizi anlatmak),  adaletli olmak ( millete ayıp olacak diye ne çocuğunuzun hakkını yedirtmek ne de her şımarıklığına kabul vermek), sevgi, ilgi ve şefkat göstermek (süresi imkanlarla sınırlı olabilir ama birlikte geçirebildiğiniz vaktin sadece ona ait olduğunu hissettirmek, çocuğa konsantre olabilmek), bir de yetişkinler dünyasında ayakta kalacak nitelikler kazanmasına destek olmak.

Mesela nedir bunlar?

Gerektiğinde yalan söyleyebilmek, fettan olabilmek, affetmek, bencil olabilmek, değerli hissetmek ve hissettirmek, politik olabilmek vs... Küçükken öğrenilir böyle şeyler. Kendi dünya görüşünüzü ve ahlaki değerlerinizi gerçek hayata uyumlu bir şekilde geliştirmenizi ve çocuğunuza da bu şekilde empoze etmenizi tavsiye ederim.



Biraz özveri, biraz maddi imkanlarla az hasarlı çocuk yetiştirmek mümkün. Gerisi de çocuğa kalmış, nankörlük etmesinler. 

14 Nisan 2016 Perşembe

Hayat, işe gitmezsen 9 saatini dolduramayacağını düşünmek için fazla güzel, fazla bonkör.

Sadeliği severim ben.

Ortada ciddi bir emek söz konusu olduğu için, her daim şıkır şıkır gezen hemcinslerime saygı duyarım hatta kendine yakıştırıyorsa keyifle de takip ederim ama ne abartılı makyajı ne de kıyafeti kendime yakıştırırım. İhtiyacımdan fazlasını almam, dolabımda fazlalık yapmasından hoşlanmam. Yaşadığım yerin derli toplu olması benim huzurum açısından önemlidir.  Uğraşacak ve düşünecek daha az şey olması beni psikolojik olarak rahatlatıyor sanırım.

Bakıma çok zaman ve para ayırıp yaşadığı yeri temiz tutmayan kadınları da biraz yererim içimden. O konuda tam bir geleneksel teyzeyim.

Benim için bakım; temiz olmak, güzel kokmak, kıyafetlerin, saçın başının düzgün olmasıdır. Yapılacak o kadar şey varken bakım meselesine bu kadar kafayı takmanın, bu kadar para harcamanın gereksiz olduğunu düşünürüm.




Boş zamanlarımı daha çok insanlarla yapılabilecek aktivitelere ayırmayı tercih ederim. Daha doğrusu ederdim.

9. ayımı doldurduğum İzmir'de benim için yeni ve heyecan verici çok fazla seçenek olmayınca kendimi değiştirmeye, farklı bir ben keşfetmeye karar verdim. Bu yüzden önceki hayatımdan biraz daha farklı şekilde yaşıyorum.

Mesela, İstanbul'da haftada 5 gün çalışıp iş çıkışında 4 gün okula gittiğim dönemde bile sosyalleşmeye hep vakit ayırmaya çalışırdım çünkü buna ihtiyacım olduğunu hissederdim. İzmir'de ise sosyalleşmek benim için hayati bir ihtiyaç olmamaya başladı. Hayatımda ilk defa kendimle çok fazla vakit geçirmeye ve bundan da keyif almaya başladım.



Haftada 3 gün spor yapmaya, ayda 3 kitap devirmeye, daha fazla film izlemeye, daha fazla alışveriş yapmaya ve hayatımın hiçbir döneminde kafa yormadığım güzellik ve bakım meselelerine daha fazla zaman ve para ayırmaya başladım. Son dönemde ise sağlıklı beslenme üzerine okuyorum.

İstemediğim bir yerde bulunduğum zaman çok yoğun bir şekilde 'hayatı kaçırıyormuş' hissi yaşayan bendeniz tüm bunlarla uğraşırken o hisse hiç de kapılmadığımı farkettim.

Elbette arada sıkıldığım oluyor, daha meşgul olmayı özlüyorum ama can sıkıntım çalıştığım zamanki kadar yoğun olmuyor hiçbir zaman. Çünkü bunlarla uğraşmak ofiste tüm gününü geçirmekten daha anlamlı geliyor bana.

Bazı şeylerin yokluğu varlığını kıymetli kılıyormuş hakikaten.



Hayatımı sürekli böyle geçirmeyeceğim elbette ama hayatın ızdırabıyla kendi isteklerimi dengeleyebileceğim alternatiflerin peşindeyim.

Daha iyi bir alternatif bulamaz ve şartlar gerekli kılarsa elbette şu an şikayet ettiğim iş hayatına geri dönerim ama bunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki; her gün gidecek bir işin olmazsa boşluğa düşersin diye korkuttukları kadar da yokmuş.

Hayat, işe gitmezsen 9 saatini dolduramayacağını düşünmek için fazla güzel, fazla bonkör.

5 Mart 2016 Cumartesi

Merhaba Bahar!

Ne iş yaptığı, nasıl biri olduğu hatta neleri başardığından bağımsız olarak her insanın sevilmeyi ve mutlu olmayı hak ettiğine inanıyorum ben.

Hak etmek her zaman elde etmeyi garantilemiyor tabii, bu sebeple emek de harcamak gerekiyor sevilmek ve mutlu olmak için.

Bebekliğimizden beri hayatta her yaptığımız şeye geri bildirim alıyoruz. Yaptıklarımız onay görürse doğru olduğunu hissediyoruz, tepki görürse de yanlış olduğunu.

Bir süre sonra farkındalığımız artıyor ve tüm motivasyonumuz sevilmek, onay görmekten ibaret olmuyor. Mutluluğumuz da işin içine giriyor.

İşte en zor mücadele; sevilmek, onay almak ve mutlu olmak arasında denge kurabilmekte.

Bu da ancak kişisel olarak gelişebilmekle mümkün.

Günümüzde kişisel gelişim; para kazandıracak nitelikler geliştirmek olarak satılsa da daha çok, hayatımızı nasıl yaşamak istediğimiz üzerine farkındalık geliştirmek ve bunu eyleme dökmek olarak tanımlıyorum ben.

Bu girizgahtan sonra yine kendime bağlayacağım konuyu tabii okurcum.

Geçen sene zor geçen kış mevsiminden sonra bu sene hazırlıklıydım.
Kış mevsiminin psikolojim üzerinde olumsuz etkisi olduğunun farkındaydım ve bir şeyler yapmazsam kötüye gideceğimi biliyordum.

Bir arkadaşımla şöyle bir plan geliştirmiştik; mart ayına kadar depresyona girmemek için elimizden geleni yapacağız. Vücudumuz depresyon etkileri gösterirse spor yapacağız, pozitif düşüneceğiz, salmayacağız kendimizi. Sonrası bahar zaten. Kuşlar, çiçekler, böcekler...

Kendimi salmamak adına; Ocak ayında Atina ve Berlin'e gittim. Bol bol okudum, film izledim, yürüyüş yaptım. Şubat ayının başında 4 gün fuar çevirmen olarak çalıştım, sonra İstanbul'a gittim ve 10 gün boyunca yerimde hiç durmadım. Bedenimi çok yordum, çok fazla kişiyle görüştüm, İzmir'de mahrum kaldığım etkinliklere gittim, güzel sohbetler ettim. İzmir'e döndüğümde kardeşim de benimle geldi, bir süre İzmir'de aile saadeti yaptık, sonra üniversiteden çok yakın dört kız arkadaş İzmir'de buluştuk, mükemmel bir hafta sonu geçirdik. 











Derken mart geldi.
İçimdeki hissizlik azalmaya başladı.
Yeniden sevgi hissetmeye başladım her şeye karşı.
"Seninle konuşmak eğlenceliydi" sözlerini daha çok duydum.
Günlüğüme daha fazla "yaşamak çok güzel" yazdım.

İyi ki geldin bahar.

Not: Hep kızlarla çekilmiş fotoğraflarım olsa da erkek arkadaşlarım da var tabii, fotoğrafım yok sadece :)

2 Şubat 2016 Salı

Bir Ocak hikayesi.

Ocak ayının başında Atina'daydım, iki hafta sonra da Berlin'e gittim. İkisi de çok güzel seyahatlerdi. Yine de yetmedi okurcum. Can sıkıntımı geçirmeye yetmedi.

Ocak ayında İzmir'de kaldığım günlerde sosyal ortamlara pek dahil olmayıp, genelde sahilde yürüyüş yapıp kitap okuyarak geçirdim zamanımı. Normal zamanlarda keyif aldığım gündelik konuşmalar, heyecan aradığım dönemlerde gerçekten zor geliyor bana. Yeni ve heyecanlı olmayan seçeneklere kendimi kapatıyorum. Yalnızlaşıyorum.

Yüksek Lisans tezimi teslim ettikten sonra boşlukta hissetmeye başladım. Bir de Aralık ayının sonunda satış yapmaya çalıştığım ülkede devalüasyon olup ticari ilişkiler azalınca benim için de işler durağanlaştı. Bu durum beni hem maddi anlamda zorladı hem de yeni bir gündemimin olmaması bende hafif bir can sıkıntısı yarattı. Hafif derken biraz iyimserim.

Hayat, emek ile keyfin toplamı olmalı bence. Çok paranız olsun, hayatı olabilecek en keyifli haliyle yaşayın yine de gerçekten anlam yüklediğiniz bir şeyler yapmıyorsanız bir süre sonra bu keyif ortamından da sıkılmanız ve varoluşsal krizlere girmeniz çok olası.

Burada kilit olan şey; anlam yükleyebileceğiniz işlerle uğraşmak. 

Bu dönemde can sıkıntısından kurtuluşu sevmediğim bir işte çalışmak olarak görmedim hiç. 

İzmir bana her canım sıkıldığında kaçmamam gerektiğini öğretti... yalnız başıma zaman geçirip kendimden hiç sıkılmayacağımı da...

Can sıkıntım kendimle alakalı değildi çünkü.

Şubat'tan umutluyum ama. Güzel bir hikayesi olacak gibi hissediyorum.

26 Ocak 2016 Salı

Ah Berlin!

2014 yılında Almanya'nın Frankfurt (Oder) şehrinde bir dönem öğrenci değişim programıyla okumuştum. Öğrenci kartımız ile Berlin'e ücretsiz gidebiliyorduk. Defalarca gittim ve çok sevdim Berlin'i. Yüksek lisans mezuniyet hediyesi olarak ne istersin diye sordu annem, ben de 1 senelik Schengen vizem bitmeden dibini sıyırırım umuduyla Berlin bileti istedim. İstanbul'daki erasmusu boyunca benim ev arkadaşım olmuş pek sevdiğim Danimarkalı arkadaşım Berlin'e taşınmıştı. Hem Berlin'i hem onu yeniden görmüş olacaktım. Kendi erasmusumda tanıştığım ve sonrasında çok yakın arkadaş olduğum Zeynep ile uzun zamandır "keşke beraber Berlin'e gitsek" diye konuşur ama ikimiz de uzun uzun planlamaktan sıkılan tipler olduğumuz için bir türlü nihayete erdiremezdik bu isteğimizi. Ben bileti aldıktan sonra"ben de senle geliyorum" dedi ve aldı biletini. Çok sorunsuz ve spontane bir şekilde buluşmuş olduk böylece. Böyle ızdıraba dönüşmeden, kararsız kalmadan denk gelen seyahatlerin hastasıyım. Bir de günübirlik Dresden'e gider, ortak bir arkadaşımızı görürüz diye plan yapınca bir taşla 5 kuş filan vurmuş olduk okurcum.



Bizim gideceğimiz hafta yoğun kar yağışı nedeniyle THY aynı güzergaha tüm uçuşlarını iptal etmişken biz Onurair ile rötarsız uçtuk. Muhtemelen bağlantılı çok uçuşu olduğu ve herhangi bir gecikme durumunda yolcularının konaklama masrafını karşılamak istemediği için birçok seferini iptal etti THY. Karlı havalarda THY'den bilet almamak gerektiğini öğrendim böylece.


Salı günü akşam üzeri varıyoruz Berlin'e. Rosenthaler Platz metro istasyonunun hemen yanındaki La cantina (Bleibtreustr. 17) isimli İtalyan restoranında pizza yiyoruz. Pizzaları gerçekten lezzetli, büyük ve ucuz. Tavsiye ederim.

Daha sonra Caroline'ın Prenzlauer Berg civarındaki evine doğru gidiyoruz. Berlin'de evler nasıldır merak ediyordum. Eve gidiş yolunda buranın güzel bir semt olduğunu anlıyoruz zaten, eve girince de aşık oluyoruz. Yerlerin, duvarların yeni yapıldığı gıcır gıcır bir ev değil burası, parkeler eski, duvarlar eski ve ev kocaman!


Daha önceki gelişimde turistik kısımları bitirdiğim için kafam çok rahat, bir şeyler kaçırıyorum endişesi olmadan sokakları keşfetmek istiyorum bu kez sadece.


İkinci günün sabahı... Hava açık, makul derecede soğuk ve tertemiz. Yürüyerek Mitte'ye gidiyoruz. Mitte bence Berlin'deki en güzel semtlerden biri. Kaffe Mitte'de kahvaltı yapıyoruz. Mekana gelenler iletişime ve yeni birileriyle tanışmaya çok açık gibi görünüyor. Yalnızsanız birileriyle tanışıp muhabbet etmeniz çok kolay. Kahvaltıda başardığımız şeyleri önemsizleştirip, hep yapmadıklarımıza odaklandığımıza dair ufuk açıcı bir sohbet yapıyoruz. Gerçekten düşünüyorum da... Geçen sene çok satış yapıp benim için önemli bir miktar para biriktirmeyi, tüm eşyalarımı satıp İzmir'e yerleşmeyi, tezimi yazıp mezun olmayı, eski şirketimle home office çalışmak için anlaşmayı, yazın bol bol deniz tatili yapabilmeyi planlamıştım ve bunların hepsini gerçekleştirdim. Bunları hep biliyordum ama belki de ilk defa kendimle gurur duyacak farkındalığa o zaman eriştim.


Kahvaltıdan sonra Urban Outfitters'a uğruyoruz ardında da Wonderpots'da kahve ve frozen yoğurt molası veriyoruz. Akşamına Dudu (Torstrasse 134) isimli bir Asya restoranına yemeğe yiyoruz. Burası oldukça popüler bir restoran, rezervasyonsuz yer bulmak imkansız. Yemekler oldukça leziz. Restoran çıkışında yakınlarda bulduğum bir Lindy Hop gecesine götürüyorum kızları ancak iyi dans eden kimseyi görememek beni soğutuyor ortamdan ne yalan söyleyeyim. Yarım saat sonra kalkıp eve dönüyoruz.


Üçüncü gün sabah erkenden Dresden'e gidiyoruz. Dresden Berlin'e 2.5 saat uzaklıkta romantik bir Avrupa şehri. O şehri bizim için cazip hale getiren Erasmusta tanıştığımız bir Alman arkadaşımızı görmek. Dresden'de ne kadar üşüsek de sınırlarımızı zorlayıp şehri gezmeye çalışıyoruz, ertesi gün öğreniyorum ki, hava o gün -12 dereceymiş. Havanın bu kadar soğuk olduğunu bilsem kesinlikle yaygara koparır ve gezmeyi bırakırdım. Bilmeyince insan sınırlarını zorlayabiliyormuş onu gördüm.


Dresden'de akşam bir şeyler içmek için dışarı çıkıyoruz. Barların bolca olduğu semtin ismi Neustadt. Mekanların loş olması, salaş kanepeler, duvardaki yazılar Berlin'deki mekanları anımsatıyor. Dresden'de en çok burayı seviyorum. Önce Paradox isimli bir bara oturup kokteyl içiyoruz sonra Blue Note isimli bir jazz bara gidip müzik dinliyoruz. Kızlar sıkılıp eve dönüyor, ben onlardan sonra 2 saat daha orada tek başıma takılıyorum. Yurt dışında bu yalnız takılmalar bazen çok keyifli olabiliyor. Sanırım kimsenin sizi rahatsız etmemesi, yanınızda konuşulanları anlamamanız güzelleştiriyor böyle anları.


Ertesi gün arabayla Berlin'e geri dönüyoruz. Zeynep ile Friederike biraz daha dışarda takılmak istiyor, ben ise sıcak bir yerde kahve içip kitap okumak. Ayrılıyoruz. Akşam Caroline bizi yine süper bir Asya Restoranına görütüyor; Akemi( Rykestr. 39). Keyifli bir yemeğin ardından (evet ben hala o çubukları kullanamadığım için çatalla yiyorum) eve gidip birer kadeh şarap içiyoruz. Soğuktan ve az uyumaktan kendimi çok yorgun hissetsem de bir gece kulübüne gitmeden Berlin'den dönersem bir şeyler eksik kalacak gibi hissediyorum.


Caroline ile Prince Charles (Prinzenstr. 85) isimli bir gece kulübüne gidiyoruz. Giriş 12 EUR. İçerisi ise bu  giriş ücretine değmeyecek kadar ucuz bir kulüp izlenimi veriyor. Ortam dumanlı ve ot kokusu her yeri sarmış ancak Berlin'de hiç görmediğim kadar yakışıklı erkeği burada gördüm. Ortamcıların geldiği bir mekan olduğu belli. Barda saatlerce konuşup içtik, hiç tarzım olmayan tekno müziklerde dans edecek kadar kafamız iyi oldu. Ya da belki kafalarımız soluduğumuz ot kokusundan iyi olmuştur. Yine gelsem gitmeyeceğim bir mekan ama ben muhabbetten de, içtiğimiz kokteyllerden de, dışarıda olmaktan da son derece mutluyum.


Cumartesi günü uçuşumuz var. Caroline bizi Oderberger Strabe taraflarında kahvaltıya götürüyor, daha sonra o caddeyi geziyoruz. Güzel dükkanların olduğu çok güzel bir cadde. Berlin'e gelirseniz mutlaka uğrayın.


Hafızamdaki Berlin güzeldi zaten ama bu kez bambaşka bir Berlin keşfettim. 'Bu kadar güzel miydi bu şehir?' diye düşünmeden edemedim açıkçası.

Klasik bir Avrupa şehrinin romantizminden ibaret değil Berlin. Her sokağın farklı bir ruhu var sanki. Mekanlar birbirinin kopyası değil, birbirinden çok farklı yaşam tarzları için alternatifler bulmak mümkün. Batı Avrupa başkentlerine kıyasla oldukça ucuz, mütevazi ve özgün, aşık olunası bir ulaşım ağı var, 7/24 ulaşım imkanı size kendinizi çok özgür hissettiriyor. Oldukça çılgın bir gece hayatı var, kültürel aktivitesi bol ve de kalabalık ve gürültülü değil...



Tamam sustum.

9 Ocak 2016 Cumartesi

Toplum baskısı.

Toplumun sana birey olarak değil, cinsel kimliğine göre görevler yüklemesi ve tüm hayatın boyunca toplumun onayladığı hayatı yaşaman için kurduğu o görülmez ama varlığı şiddetle hissedilen baskı.


İçinde yaşadığın kültürde evliliğin çoğu kez hayatı paylaşmak değil de, yetişkin başka bir insanı sırtında taşımak anlamına geldiğini bilsen de o  imzayı seve seve atmandır toplum baskısı.

Dünyanın en kral üniversitesini bitirsen, entelektüel anlamda kendini müthiş yetiştirsen de niteliğinin çok altında işleri kabul etmediğin için işsiz kaldığında herkesin sana yetersiz hissettirmesidir toplum baskısı.

Sevişmenin kadın ve erkeğin ortak çabasıyla güzelleşeceğini teoride bilip, kötü seksin bir erkek üzerindeki etkisinin daha ağır olmasıdır.

Bence ilişkileri bu kadar karmaşık hale getiren de toplum baskısı.

Kadın ile erkeği çok farklı kodlamışlar, aynı noktada buluşup mutlu olmaları çok zor.

Bir erkek, erkekliğine onayı ilgilendiği kadının ilgisini çekmeyi başarıp, onu sevişmeye ikna ettiği zaman bulur. Kadınlığa onay ise o yakınlaşmayı ilişkiye dönüştürebildiğinde gelir.

Fiziksel bir ihtiyaç şiddetinde hissederiz onay ihtiyacını. O onayı alınca rahatlar, başka konulara dikkatimizi verebiliriz. Tıpkı karnını doyuran bir insanın kitap okumaya odaklanabilmesi gibi.

Aldatmaların, başka heyecanlar aramanın da temel motivasyonu bu aslında.

Erkeklik ya da kadınlıklarına onay bulabilme ihtiyacı.

Yapabildiğini kendine ya da başkalarına kanıtlamak.

Kimisi kısa zamanda yapar, kimisi daha çok çabalayarak ama çabalamayı göze alırsan tavlanmayacak kadın ya da erkek yoktur aslında. Eninde sonunda herkes bunu başarır. Yine de başarana kadar tam anlamıyla kadın ya da erkek değilsindir. Diğer başarabildikleriniz çok da anlamlı gelmemeye başlar.

Toplumun kurallarına, dayatmalarına boyun eğmek istemeyen, farkındalığı yüksek insanlar bu baskıdan kaçabiliyorlar mı?

Beğendiği kadının bir türlü ilgisini çekemeyen erkeğin hissettiği yoğun duygu gerçekten aşk mı yoksa kendi yetersizliği içinde boğulurken o onayı almaya muhtaç olması mı?

Beğendiği bir adamla beraber olduktan sonra adamdan haber alamayan kadının tüm yaşam enerjisini söndüren şey o adama olan duyguları mı yoksa kadınlığının başarısızlığı ile yüzleşmesi mi?

Toplum baskısı olmasa nasıl olurdu hayatlarımız?

İlişki kurmak bu kadar güç ve taktik savaşına döner miydi?

Kadın ya da erkek istenmeme gerçeğini olgunlukla karşılar yoluna devam ederler miydi yoksa ego yine devreye girer miydi?

Aşk denen bir şey var mı hakikaten yoksa oyunu kurallarına göre oynamanın sonucunda gerçekleşen bir sanrı mı? Çok uzun da sürmüyor zaten. Bir sanrı olabilir hakikaten, iyi düşünün.

Kafam yine karıştı dostlar.

Bildiğim bir şey var ki; ne kadar farkındalık geliştirirsen geliştir, toplumdan onay almadan gerçekten mutlu olamıyorsun. Öte yandan toplumun onayladığı çoğu şeyin seni mutlu etmediği de ortada.
En zorlu mücadele; mutlu olabilmek için kendi isteklerinle toplumun istekleri arasında denge kurabilmek sanırım.

5 Ocak 2016 Salı

Atina

Geçen sene Makedonya'da çok eğlendiğimiz için bu seneki yılbaşı için Atina planı yaptık annemle. Gidişte 50 dk, dönüşte 35 dk sürdü İzmir'den. Yakınlığı, İstanbul'dan iptal olan birçok seferin olmasına rağmen bizim herhangi bir rötar yaşamamız, havanın çok soğuk olmaması Atina tercihimiz adına sevindiriciydi.

Bir turistin Atina'da gezebileceği bölgeler; Plaka, Ermou Caddesi, Acropolis, Agia İrini, AnafiotikaPsiri, Monastraki, Syntagma Meydanı, Gazi, Kolonaki. Kolonaki hariç hepsi birbirine yakın yerler, Kolonaki de bu yerlere taksi ile 5 dakikalık mesafede.




Bir şehre ilk kez gittiğimde önce otel resepsiyonundan bir harita alıp görülmesi gereken yerleri işaretlemesini isterim. İlk gün keşif amaçlı kaybolurum sokaklarda, neyin nerede olduğuna aşina olunca internetteki yorumları okurum böylece her şey daha kolay olur. Size de tavsiye ederim.

Plaka- Şehrin merkezi. Çevresinde konaklarsanız her yere yürüyerek gidebilir ve ulaşım için metro ya da taksiye mecbur kalmazsınız. Hem de şehrin en güzel, en merkezi ve güvenli yerinde kalmış olursunuz. Tavernalar için yine en güzel adres burası, biraz daha pahalı yine de Türkiye'deki meyhanelerden çok da fazlasını ödemezsiniz.

Anafiotika- Yunanistan ruhunu yaşabileceğiniz en güzel yer burası. Acropolis'ten aşağıya inince beyaz taş evlerinden arasında sıra sıra dizilmiş kafelerle dolu cici bir yer. Benim favorim burası.




Agia İrini-Burası da ikinci favori yerim. İstanbul'un Karaköy'ü. Çoğunlukla entel burjuvaların takıldığı, lüks ve şık butik kafelerin olduğu şehrin popüler bir noktası.


Ermou Caddesi- Cadde üzerinde bir sürü dükkan ve cafeler var. Oldukça turistik ve canlı bir yer.
Otelimiz yakın olduğu için ilk gün o civarı keşfettik, ortamı keyifli ancak yeme-içme biraz pahalı ve her zaman iyi kalitede değil.

Syntagma Meydanı- Parlemento binasının bulunduğu, gösterilerin yapıldığı meydan. Meydanları severim ben, enerjisi yüksek olur. Yazın merdivenlerde oturursunuz, kışsa da ışıklandırılmış, süslenmiş olur her durumda keyiflidir.

Gazi- Barların ve gece kulüplerin fazlaca olduğu bir muhitmiş. Syntagma Meydanı'nı arkanıza alıp, Ermou Caddesi'nin sonuna doğru yürümeniz gerekiyor. Son akşam merak edip bakalım dedik, caddenin sonlarına doğru yol biraz tehlikeli göründü gözümüze vazgeçtik. Siz de giderseniz taksiyle gidin bence, 5 eurodan fazla tutmayacağına eminim. Bizim daha fazla bar keşfedecek gücümüz kalmamıştı.




Monastraki- Sultan Ahmet gibi bir yer. Küçücük meydanın ortasında bir camii var, çarşısı var, bolca da tavernası... Plaka bölgesindeki tavernalardan daha ucuz, genelde ailelerin tercih ettiği bir yer. Ben ailelerin olduğu ortamları genelde pek sevmiyorum okurcum, depresif buluyorum biraz.


Kolonaki- Siz de herkes gibi burayı ilk andan itibaren Nişantaşı'na benzeteceksiniz. Pahalı dükkanların ve restoranların olduğu bir muhit. Lakin ben Nişantaşı'na da arada değişiklik olsun diye giderim, pek sevdiğim söylenemez. Kolonaki'yi de çok sevmedim ama seveni bol.




Acropolis- Yüksek şehir. Giriş; kişi başı 12 EUR. Acropolis müzesine giriş ise ayrıca 5 EUR. Acropolis Atina'da gitmeye değer belki de tek tarihi yer diyebilirim. Müzesi de keyifli. Evet görüp görebileceğiniz hep taş, pek bir şey anlamasam da binlerce yıllık heykellerin güzelliği benim bu kültüre gitgide daha fazla merak salmama neden oluyor.Ulusal Arkeoloji de müzesine gitmek istiyordum ama kapalı olduğu için gidemedim.



Psiri-Yine bolca cafe ve restoranın olduğu bir bölge. İçimden ucuz, salaş mekanları burada bulabiliriz diye geçiriyorum ama annemin elitistliği tutuyor (anne naber?), orada takılan kitleyi beğenmiyor (bence pahalı restoranlara gelen yakışıklı Yunan erkekleri esas motivasyonuydu ama neyse) Ermou Caddesine geri dönüyoruz. Sürekli pahalı ve düşük kalite yemekler yiyor oluşumuz beni epey huysuzlandırıyor, tek başıma gezdiğim zamanları biraz özlüyorum. (anne muck)

Eğer kimse size söylemediyse ben söyleyeyim akşam 11'den önce doğru düzgün dışarı çıkmıyor insanlar, yemek için erkenden dışarı çıkmayın.

Açıkçası benim hayalimdeki Atina gezisini yapamadım ben. Tavernaların olduğu sokaklara çok yakın olmamıza rağmen kendi eksenimiz etrafında dönmüşüz bir süre, çok geç keşfettik. Ucuz ama iyi kalite yemek pek yiyemedik, Yunan kültürünü çok yaşayamadık gibi hissediyorum. Tüm bunlara rağmen utanmadan Atina rehberi yazıyorsun dersen, ne diyeyim; sen de haklısın.



Bunda benim hatam da büyük tabii çünkü gelmeden önce Yunan bir arkadaşımın metroda hırsızlığın çok olduğuna ve Omonia bölgesinin tehlikeli olduğuna dair uyarısını anneme söylemiş ve gözünü daha gelmeden korkutmuş bulundum.

Yurt dışında gezerken bilmemenin korkusuzluğunu yaşar, her yere girer çıkarım ben. Lakin annemle daha sorumlu hissettim, onun sürekli tedbirli olmak isteği benim de ona uyum sağlamama neden oldu. 




Yine de çok fazla şikayet edemem okurcum. Bu sene yılbaşına yine yurt dışında, dünyada en sevdiğim insanın yanında, güzel bir barda ve birçok yakışıklı erkek görerek girdim. Net iyi girdim yani.

Atina bence yaşamak için de, eğlenmek için de güzel bir şehir ama kültürel aktivite için çok fazla seçenek sunmuyor. Tüm müzelere gitmeyecekseniz keşfedebileceğiniz tek şey Acropolis, o da 1-2 saat içinde biter. Daha sonrası hep yeme, içme ve yeni mekan keşfetme üzerine.

Yazın durumlar biraz daha farklı olabilir çünkü şehrin içinde girebileceğiniz mükemmel bir denizi var. 
Sosyalleşmek için fazlaca barı, aktif bir gece hayatı var. 
Avrupa şehirlerine göre çok pahalı sayılmaz. 
Metropol insanı depresifliği, kabalığı yok Atina'lılarda. 
Erkekleri çook yakışıklı. 

Not: Fotoğraflar rastgele çektiğim fotoğraflar, ismi geçen bazı bölgelerle örtüşmüyor.


Sevgiler.
T.