27 Ekim 2016 Perşembe

Türk kızı olmak nedir?

İlişkilerin özgürce yaşanamadığı dönemlerde, genellikle görücü usulüyle evlendirilmiş ve gerisini sorgulamamış büyüklerimizin bize öğrettiği, ilişkilerde hayal kırıklığı yaşayarak sorguladığımız ve kurtulmaya çalıştığımız bir kimlik bu. Kadın-erkek ilişkilerinde açık fikirli diyebileceğimiz bir ailede büyümediyse, Türkiye'de yaşayan her kadının içinde bir Türk kızı vardır aslında. Bilinç düzeyinde bazı şeylerin ne kadar saçma olduğunu idrak etsek de, küçüklükten beri empoze edilen suçluluk duygusu bilinç altında etkisini sürdürmeye devam ediyor. Dolayısıyla benim düşüncem; Türk kızı kimliğinden kurtulmanın tam anlamıyla mümkün olmadığı. Neticede bu kültürün bir parçasıyız ve her gün etkileşim içinde olmaya devam ediyoruz...




Burada kilit olan kelime; suçluluk duygusu. Kadın erkek ilişkilerinin her aşamasında bu suçluluk duygusunun yarattığı kafa karışıklığını görmek mümkün.

Mesela flört etmek...

Flört etmenin bayağı, ucuz bir şey olduğuna koşullandırılıyor Türk kızı. Önce beğenilerin söylenmesi ile başlayan, iki tarafın da kendini kaptırmasıyla seks içerikli konuşmalara dönen flörtleşmeler, kadın keyif alsa dahi, beyninin bir köşesinde "acaba hafif kadın imajı mı çiziyorum?" paniği ile suçluluk duygusu yaşayıp, aniden çark edip, karşındakine de "dengesiz mi nedir?" dedirten ruh hali değişikliğine yol açıyor.

Mesela seks...

İki insanın tercihiyle yaptığı bir şey değil kültürümüzde. Bazı ön koşulları var ve suçluluk duymadan, "yaptım ulan" rahatlığı vermiyor kadına. Rahatlık vermesini bırak, yüklenen anlamın ağırlığı sebebiyle sonrasında travma bile yaratabiliyor, 'yapmasaymışım kafam daha rahat olurmuş' dedirtiyor.

Erkek adeta fetheden, kadın da fethedilmesi gereken kalenin içindeki bir pırlanta. Kadın bedeninin kutsallığına, mahremiyetine yapılan tüm atıflar da kaynağını buradan alıyor. Kadın, tercihen kapalı bir yerde, kendisi için tek değerli olan şeyi; yani bedenini lütfedeceği bir adamı beklemekle yükümlü. Farkettiyseniz kadının adamı isteyip istememesi söz konusu bile değil, kadının sekse masumiyet ve meşruluk kazandırması ancak seven ve ona değer veren adamla yaşamasıyla mümkün. Eğitim seviyesi biraz daha yüksek aileler bunu cinselliğe indirgermese de, prenseslik sıfatıyla ilişkilerde pasif bir rol biçiyor kızına. Kendini sürekli beklemeye koşullandırmış bir insanın ilgi ve alaka beklentisi de fazla oluyor haliyle.

Yaş büyüdükçe seksin normal bir şey olduğuna dair kendimizi eğitiyoruz belki ama bir adamla flörtleşme sırasındaki muhafazakarlığımız çok da yol katedemediğimizi gösteriyor bence. İstediğimiz gibi muamele görmediğimizde hemen kendimizi değersiz hissediyoruz, flörtleştiğimiz adam tacize varan şekilde kabalaşınca, "acaba ben mi yanlış bir izlenim bıraktım" diye kendimizi sorguluyoruz. Halbuki flörtleşmek karşı tarafta ve kendinde duygu uyandırma çabasından başka bir şey değil. Karşı taraftan hoşlandığınız ya da ilişki yaşamak istediğiniz anlamına gelmez.

Medeni olan her insan, nasıl konuştuğundan ya da giyindiğinden bağımsız, karşı tarafın rızası olmadığı sürece fiziksel yakınlık kuramayacağını bilir. Eğer sizin flörtöz tavrınızdan cesaret alıp taciz eden birileri varsa bu sizin suçunuz değil, karşı tarafın medeniyetsiz bir ayı oluşundandır.

Neticede mutlu olmak için sağlıklı bir kadın erkek ilişkisi kurmak şart. Görücü usulü evlendirilmiş, 40 yıl evli kalsa da birbirini sevemeyen çiftlerin varlığı, zorla aynı yatağa sokulmanın bile sevgi oluşması için yeterli olmadığını gösteriyor.

Anladığım kadarıyla ne kadar ilginç bir karakteriniz olursa olsun erkeklerin ilk başta tüm odak noktası "seks" ve sevgi oluşturan şey; flört etmek. Flörtleşmeler de cinsellik ile ilgili imaları barındırmadığı sürece sıkıcı ve yavan onlar için. Kadınların suçluluk duymadan, istediği şekilde flört edebilecek kadar özgürleşmelerini çok istesem de, reddedildiği için kadın öldüren erkeklerin varlığından da korkuyorum maalesef.

Türk kızı kimliği daha çok kendine zarar veren pasif bir kimlik. Bir de kendisine hiç sınır çizilmemiş, her şeye hakkı olduğuna inanan, kişisel sınırlara saygı göstermeyen, reddedilmek ile baş edemeyen bir Türk erkeği profili var ki akıllara zarar. Bir kadın olduğum ve yaşadığım şeyi daha rahat aktarabildiğim için Türk kızı kimliği ile ilgili yazdım ama aslında daha acil ve öncelikli düzeltmesi gerekenin Türk erkeği kimliği olduğunu düşünüyorum.

18 Ekim 2016 Salı

Mağdur olmanın dayanılmaz hafifliği.

Kulağımda kulaklık, sevdiğim şarkıları dinliyorum, bir yandan güneşin sıcaklığı yüzüme vuruyor. Mutlu olmak için şartlar müsait ama o an mutlu değilim.

Ciddi bir gelecek kaygısı yaşıyorum çünkü. Olmasını istediğim şeyler için henüz zaman var, başarıp, başaramayacağım da meçhul.

Serbest olarak çalışmayı yan gelip yatmak olarak görenlerin asla anlamayacağı bir halet-i ruhiye bu. Her gün ofis içinde ruhunu öldürsen de, düzenli bir maaş alacak olmanın avantajları olduğu gibi, özgür olmanın sorumluluğunu almanın, her an belirsizlikle yaşamanın psikolojik bir ağırlığı da var elbette. Biri diğerinden daha kolay ya da zor değil, hepsi birer tercih ama hadi itiraf edelim; ofise gitmek, az para kazanmak, iş yerindeki haksızlıklara maruz kalmak toplum gözünde daha geçerli bir mağduriyet.

Toplumda kabul görmenin anahtarı; toplumun empati kurabileceği bir mağduriyetinizin olması aslında. O zaman tüm kapılar açılıyor sizin için, sizi kabul ediyorlar aralarına.

Devamlı mağduriyetlerinizden konuşmaya başlıyorsunuz sonra, anlaşıldığınızı, sırtınızın sıvazlandığını hissediyorsunuz. Ne kadar mağdur olursanız o kadar ilgi odağı olup, seviliyorsunuz. Otorite kurmak adına çocuğundan sevgisini esirgeyen bir aile kültürüne sahip olduğumuzu düşünürsek, hiç tanımadığımız, pek de umrumuzda olmayan insanların bizi onaylamasına, sırtımızı sıvazlamasına duyduğumuz ihtiyaç o kadar da şaşırtıcı değil. Sırf bu ihtiyacı gidermek için bile mağdur olmayı seçebilir insan.



Sürekli mağduriyetlerden konuşan bir toplum olmamızın altında gerçekten zor hayatlara sahip oluşumuz mu, yoksa bunun bir kültür oluşu mu yatar merak etmişimdir. Üzerine düşündüm nitekim, bence ikisi de...

Hayatlar bizim ülkemizde gerçekten zor ama kabul edelim, kendimizi mağduriyetten başka türlü de var edemiyoruz.

Bazen bir anne bile çocuğunun mutluluğuna sevinemiyor, mutluluklar gizli yaşanmak zorunda gibi hissediliyor. Sorunu olsa da bunu yaygara koparmadan, kimseye yük olmadan halletmeye çalışan insanların yaşadıkları küçümseniyor. Kendini odalara kapatmadan, her dakika suratı asık gezmeden, üzgün diye hırsını herkesten çıkarabileceğine dair sonsuz özgüveni ile hayatı çevresine zorlaştıran bir ilgi manyağı olmadan kimse gerçekten mağdur olduğunuza inanmıyor. Kimse ihtiyacınız olan anlayış ve hoşgörüyü göstermiyor. "Sorunlarıyla baş edecek gücü varsa bunun bir şeyi yoktur ya" deniliyor.

Bilimsel bir araştırma yapılmış vaktiyle, şans ile alakalı... Şanslı olduğuna inanan insanların, fırsatları görmede ve üstüne gitmede şansız olduğuna inanan insanlardan çok daha aktif ve girişken olduğu ortaya çıkmış.

İnsan bazen sırtının sıvazlanmasını istiyor kabul ama sırf bu onay ve sevgi muhtaçlığı yüzünden sürekli mağduriyetlerden konuşmak bir süre sonra "mağdur" sıfatını içselleştirmeye neden oluyor.

Biliyorum daha önce kimse söylemedi ama gerçek şu ki; mağdur olmamak için mücadele etmek de mümkün.