24 Haziran 2015 Çarşamba

Merhaba İzmir!

Her şey yaşadığım evin satılmasıyla ve benim taşınmam gerekeceği gerçeğiyle başladı. Eski evimi çok uyguna bulmuştum, yaşadığım yeri çok seviyordum ve o kadar uygun bir kiraya o standartta bir ev bulamayacağımı düşünüyordum. Yeni ev ilanlarına bakarken mevcut kiramın iki katı fazlasını ödeme düşüncesi, taşınma masrafları derken ben delirdim. Zaten hali hazırda içimi öldüren ve zamanımı boşa harcadığımı düşündüğüm sabah 9 akşam 6 bir ofis yaşantısı, ayrılmaya kalksam maddi anlamda daha iyi şartlarda iş bulamayacağım endişesi ile bir türlü işi bırakama hali TÜM BUNLARI NE UĞRUNA YAŞIYORUM BEN? sorgulamasına dönüştü. Bu dönem çok uzun sürmedi, iki ay önce tüm eşyalarımı satıp İzmir'e yerleşme kararı aldım. Bu kararı aldıktan sonra çok rahatladım.


İstanbul'a ilk taşındığım sıralarda çok mutluydum. Yıllar geçtikçe daha iyi fırsatların karşıma çıkacağına dair umudum, geniş sosyal çevrem, enerjim, hayattan keyif almasını bilen, vizyon sahibi insanlarla çalışma olanağım ve içime sinen bir mahallede yaşama şansım vardı.

İstanbul'u hala çok sevsem de ilk senelerdeki enerjim, umudum ve çevremde ilham veren insanlar azaldı. Yaşımız büyüdükçe ortak konuşmalarımız hayata dair umutsuzluklarımız oldu,geleceğine dair yapılabilecek en iyi şey evlenmekmiş gibi davranan vizyonsuz gençlere dönüştük.

En son Barselona'da eski bir arkadaşımla konuşurken farkettim bu durumu. Kendisi başarılı bir şekilde akademik yaşantısına devam eden, farklı ülkelerde yaşamış ve genetik okuyan bir kız iken, gelecek planlarımız 'daha farklı yaşama üzerine hiç kafa yormayan' bir sürü insandan farklı değildi açıkçası. Bunda yaşadığımız ülkenin çok etkili olduğunu düşünüyorum. Biraz çizgi dışı yaşamak isteyenleri ısrarla eleştirmeyi kendine görev edinmiş insanlarla birlikte yaşıyoruz. İnsanlar kolay yoldan günü kurtarma peşinde. Bir de hayata dair şevksizlikleri öyle büyük ki bir süre sonra seni de içine çekiyor... Bir şeyler yaratmak, daha fazlasını istemek, daha yaratıcı olmak için içsel motivasyonun yetmez oluyor, sana ilham veren insanlarla vakit geçirmediğin zaman senin de vizyonun daralıyor.

Bu sebeple hayata biraz mola vermek, şartlarımı düzeltebilmek, bir süre  kira ödemeden yaşayabilmek için ailemin yanına İzmir'e yerleştim. Üstelik şirketimle de uzaktan çalışmak üzerine anlaştık bu sebeple maddi olarak bir süre sıkıntı çekmeyeceğim. "Hayat bana güzel" demek için biraz erken çünkü ben geriye dönmeyi çok seven bir insan değilim. Geçirilen zamanlar iyi de olsa, kötü de olsa bir daha asla geri gelmeyecek zamanların hüznünü yaşatıyor bana "eski"olan. Eski ev, eski sevgili, eski iş... İstanbul'dan bunaldığımda mükemmel bir kaçış yeri olan, 20 yıllık eski mahallem, sessiz sakin İzmir'im sürekli yaşamak için beni çok cezbeden bir seçenek değil ama buna geriye dönmek demiyorum. Tekrar umut tazelemek,daha iyi bir hayata başlamak için kısa bir mola!

Foto için tık 

18 Haziran 2015 Perşembe

#Kadıncinayetlerinidurduracağız

Siz, oturduğu yerden "kaşınan kadını döveceksin" diye argümanlar üreten empati yoksunu insanlar: Siz insanlık onurunu ayaklar altına alan şiddete, günlerce, aylarca, yıllarca maruz kalmanın ne demek olduğunu bilir misiniz? Siz ne ailenizden ne devletten yardım alamamanın derin çaresizliği içinde kendi canına kıymak ile bir çözüm yolu aramak arasında gidip geldiniz mi? Annesi gözlerinin önünde şiddet görmüş ve küçücük bedeniyle onu koruyamamış bir çocuğun benliğinde açılan derin yaranın ömrü boyunca tamir edilemeyeceğini bir an olsun önemsediniz mi? Her an babasının annesini öldüreceği korkusuyla yaşayan bir çocuğun yaşadıklarının ne kadar ağır olduğunu hiç düşündünüz mü? Hırsı ve öfkesi gün geçtikçe artan bir adamın kendi vicdanı ile durmasının artık imkansız olduğunu, onu durduracak tek şeyin "ölüm" olduğunu anlamanız için kaç bin örnek daha yaşanması lazım? Evet ölüm. Ya şiddet uyguladığı kadının ölümü ya da kadının adamı öldürmesi ile.


Devletin şiddet gören kadını korumayacak durumda olması ya da korumayı reddetmesiyle er geç sonuçlanacak muhtemel olay; ölümdür.

Şiddet uygulayan güce sahiptir, merhameti kalmamıştır, toplumun onayı vardır bu sebeple pişmanlık hissetmez.

Okuduğum bir kitapta vicdanı "topluluğa ait olma" hissi ile açıklamıştı Alman bir terapist. 'Herkes içinde bulunduğu topluluğun vicdanı ile hareket eder, topluluk onaylıyorsa "öldürmek" de onurlu bir davranıştır' diyor.

İstediğiniz kadar yasaları ağırlaştırın, toplumsal vicdan gelişmediği sürece kadına şiddet bitmez.
En tepedeki adamların kadın düşmanlığı, hukuk tanımamazlığı, erkek egemen söylemleri tabana hızla yayılır ve yaşadığı toplum onaylıyorsa kadın cinayetleri kişinin kendi vicdanı ya da yasalarla engellenemez.

Kocasının şiddetinden kaçan kadının sığındığı karakolun amiri ben olsaydım asla onları barıştırmaya çalışmazdım mesela ya da bir tecavüz davasına bakan hakim olsaydım suçun ağırlığını hafifletici sebeplerle azaltmazdım. Çünkü ben anlayabiliyorum. Ben de bir kadınım. Benim düşüncem; kadınlar bu ülkede en az erkekler kadar güçlenmediği sürece adaletin sağlanamayacağı yönünde... Bu dünyanın yarısı kadınlardan oluşuyorsa her şeyin yarısı da kadınlarıdır. Tüm pozisyonların, hakların, sorumlulukların... 

Zaten bizim olanı almak için yüzyıllardır mücadele ediyoruz. 
Bu yüzden bize yüzyıllık özgürlük, adalet ve eşitlik borçlusun erkek egemen dünya!