15 Haziran 2016 Çarşamba

Günübirlik Hayatlar

Hafif bir huzursuzluk var bu ara bende.

Bir süredir gezmek istiyorum ve gezemediğim için yine "bir şeyleri kaçırıyorum" gerginliği yaşıyorum.

İstediğim şeyleri uzun bir süre yapamayınca hep böyle oluyor. Bu ruh halinin ölüm korkusuyla ilişkili olduğu kanısındayım.

Ölümden herkes gibi ben de korkuyorum ama esas korktuğum; hayatımı çoğunlukla bir şeylerin gerçekleşmesini bekleyerek ve yapmak istemediğim şeylerle geçireceğim korkusu.

Bu korkuyla baş etmek için öncelikle yöntemim; elbette ölüm gerçeğini yapabildiğim kadar yok saymak ve üzerine düşünmemek.

Vaktimi dolu dolu geçirdiğim, olmak istediğim yerde olduğum zamanlarda çok bariz bir şekilde korkumun azaldığını farkettim, dolayısıyla hayatımı mümkün olduğunca istediğim şekilde geçirmek için çabalıyorum; istediğim ve istemediğim şeyleri söylüyorum, net olmaya çalışıyorum, özgür olmaya, gezmeye ve keşfetmeye daha fazla vakit ayırmak ve varoluşumu tatmin edebilecek işlerle uğraşmak istiyorum...

Sonuncusu bence en zoru, pek başarılı olduğum söylenemez.

Herkesin işini ciddiye aldığı, işi en iyi şekilde bitirmek için heyecan duyduğu, özveri gösterdiği tutkulu bir ortamda bulunmak gerçekten bir ayrıcalık. 

Ülke yönetmiyorum ya da insanların hayatlarını değiştirecek büyük projelerde görev alma gibi bir imkanım yok. Para kazanmak için yaptığım çoğu şeye "para kazanmak"tan farklı bir anlam yükleyemiyorum, genelde "hadi bitsin de paramızı alalım" modundayım. Lakin varoluşum da anlam katabileceğim işler yapma tatminine muhtaç.

Büyük işler yapamıyoruz bari yaptığımız işlere anlam yükleyerek kendimizi manipüle edelim desem de neredeyse her işin özensiz ve kolay yapıldığı "hallederiz yaaa, kasmaya gerek yok" modunun hakim olduğu ülkemizde benim de motivasyonum kalmıyor.

Tam bu moda denk düşen Irvin Yalom'un ölüm temalı "Günübirlik Hayatlar" kitabını bitirdim az önce. Bu yazarın en iyi kitabı bu değil ama yine de keyifle okudum, bir günde bitirdim.


Kitaptan sevdiğim birkaç kısım:

"Yaşamak ile sorgulamak arasında bir seçim yapmam gerekirse her defasında yaşamayı seçerim. Açıklama illetinden itinayla sakınırım. Bunu sana da tavsiye ederim. Bir şeyleri açıklama dürtüsü, modern düşüncenin salgın hastalığıdır. Bir virüsü en çok da çağımızın terapistleri taşır: Görüştüğüm her terapistte bu bağımlılık yapan, bulaşıcı hastalık vardı. Açıklama, bir yanılsamadır; bir serap, bir kurgu, teskin eden bir ninnidir. Açıklama, herhangi bir varoluşa sahip değildir. Hatta gerçek adını da söyleyelim: Ödleklerin, varoluşun rizikosunun, fütursuzluğunun ve değişkenliğinin yarattığı, o insanın betini benzini arttıran korkuya karşı geliştirdikleri bir savunmadır."

"Yeterince yaşamadığını hissettiğinde ölümü düşünmek her zaman çok daha ızdıraplı olur."

"Hayatım boyunca, insanların bana ne kadar iyi göründüğümü bu kadar sık söylediği başka bir dönem hatırlamıyorum. Elbette bu sözün arkasında parantez içinde "kanser olmana rağmen" eklentisi var ama ne fark eder, böyle de kabul! Kendime biraz müsamaha gösteriyorum, sırtımı sıvazlıyorum ve kanser olmama rağmen şu satıcıya kibar davrandım! kanser olmama rağmen çok neşeli bir insan değil miyim diyorum. Bugün (ve hatta bu hafta) pek bir iş yapmadım ama ne yaparsın, kanserim sonuçta. Güzel bir şey ama şımarmaya başladım. Çıtayı yükseltme vakti geldi."