26 Ocak 2016 Salı

Ah Berlin!

2014 yılında Almanya'nın Frankfurt (Oder) şehrinde bir dönem öğrenci değişim programıyla okumuştum. Öğrenci kartımız ile Berlin'e ücretsiz gidebiliyorduk. Defalarca gittim ve çok sevdim Berlin'i. Yüksek lisans mezuniyet hediyesi olarak ne istersin diye sordu annem, ben de 1 senelik Schengen vizem bitmeden dibini sıyırırım umuduyla Berlin bileti istedim. İstanbul'daki erasmusu boyunca benim ev arkadaşım olmuş pek sevdiğim Danimarkalı arkadaşım Berlin'e taşınmıştı. Hem Berlin'i hem onu yeniden görmüş olacaktım. Kendi erasmusumda tanıştığım ve sonrasında çok yakın arkadaş olduğum Zeynep ile uzun zamandır "keşke beraber Berlin'e gitsek" diye konuşur ama ikimiz de uzun uzun planlamaktan sıkılan tipler olduğumuz için bir türlü nihayete erdiremezdik bu isteğimizi. Ben bileti aldıktan sonra"ben de senle geliyorum" dedi ve aldı biletini. Çok sorunsuz ve spontane bir şekilde buluşmuş olduk böylece. Böyle ızdıraba dönüşmeden, kararsız kalmadan denk gelen seyahatlerin hastasıyım. Bir de günübirlik Dresden'e gider, ortak bir arkadaşımızı görürüz diye plan yapınca bir taşla 5 kuş filan vurmuş olduk okurcum.



Bizim gideceğimiz hafta yoğun kar yağışı nedeniyle THY aynı güzergaha tüm uçuşlarını iptal etmişken biz Onurair ile rötarsız uçtuk. Muhtemelen bağlantılı çok uçuşu olduğu ve herhangi bir gecikme durumunda yolcularının konaklama masrafını karşılamak istemediği için birçok seferini iptal etti THY. Karlı havalarda THY'den bilet almamak gerektiğini öğrendim böylece.


Salı günü akşam üzeri varıyoruz Berlin'e. Rosenthaler Platz metro istasyonunun hemen yanındaki La cantina (Bleibtreustr. 17) isimli İtalyan restoranında pizza yiyoruz. Pizzaları gerçekten lezzetli, büyük ve ucuz. Tavsiye ederim.

Daha sonra Caroline'ın Prenzlauer Berg civarındaki evine doğru gidiyoruz. Berlin'de evler nasıldır merak ediyordum. Eve gidiş yolunda buranın güzel bir semt olduğunu anlıyoruz zaten, eve girince de aşık oluyoruz. Yerlerin, duvarların yeni yapıldığı gıcır gıcır bir ev değil burası, parkeler eski, duvarlar eski ve ev kocaman!


Daha önceki gelişimde turistik kısımları bitirdiğim için kafam çok rahat, bir şeyler kaçırıyorum endişesi olmadan sokakları keşfetmek istiyorum bu kez sadece.


İkinci günün sabahı... Hava açık, makul derecede soğuk ve tertemiz. Yürüyerek Mitte'ye gidiyoruz. Mitte bence Berlin'deki en güzel semtlerden biri. Kaffe Mitte'de kahvaltı yapıyoruz. Mekana gelenler iletişime ve yeni birileriyle tanışmaya çok açık gibi görünüyor. Yalnızsanız birileriyle tanışıp muhabbet etmeniz çok kolay. Kahvaltıda başardığımız şeyleri önemsizleştirip, hep yapmadıklarımıza odaklandığımıza dair ufuk açıcı bir sohbet yapıyoruz. Gerçekten düşünüyorum da... Geçen sene çok satış yapıp benim için önemli bir miktar para biriktirmeyi, tüm eşyalarımı satıp İzmir'e yerleşmeyi, tezimi yazıp mezun olmayı, eski şirketimle home office çalışmak için anlaşmayı, yazın bol bol deniz tatili yapabilmeyi planlamıştım ve bunların hepsini gerçekleştirdim. Bunları hep biliyordum ama belki de ilk defa kendimle gurur duyacak farkındalığa o zaman eriştim.


Kahvaltıdan sonra Urban Outfitters'a uğruyoruz ardında da Wonderpots'da kahve ve frozen yoğurt molası veriyoruz. Akşamına Dudu (Torstrasse 134) isimli bir Asya restoranına yemeğe yiyoruz. Burası oldukça popüler bir restoran, rezervasyonsuz yer bulmak imkansız. Yemekler oldukça leziz. Restoran çıkışında yakınlarda bulduğum bir Lindy Hop gecesine götürüyorum kızları ancak iyi dans eden kimseyi görememek beni soğutuyor ortamdan ne yalan söyleyeyim. Yarım saat sonra kalkıp eve dönüyoruz.


Üçüncü gün sabah erkenden Dresden'e gidiyoruz. Dresden Berlin'e 2.5 saat uzaklıkta romantik bir Avrupa şehri. O şehri bizim için cazip hale getiren Erasmusta tanıştığımız bir Alman arkadaşımızı görmek. Dresden'de ne kadar üşüsek de sınırlarımızı zorlayıp şehri gezmeye çalışıyoruz, ertesi gün öğreniyorum ki, hava o gün -12 dereceymiş. Havanın bu kadar soğuk olduğunu bilsem kesinlikle yaygara koparır ve gezmeyi bırakırdım. Bilmeyince insan sınırlarını zorlayabiliyormuş onu gördüm.


Dresden'de akşam bir şeyler içmek için dışarı çıkıyoruz. Barların bolca olduğu semtin ismi Neustadt. Mekanların loş olması, salaş kanepeler, duvardaki yazılar Berlin'deki mekanları anımsatıyor. Dresden'de en çok burayı seviyorum. Önce Paradox isimli bir bara oturup kokteyl içiyoruz sonra Blue Note isimli bir jazz bara gidip müzik dinliyoruz. Kızlar sıkılıp eve dönüyor, ben onlardan sonra 2 saat daha orada tek başıma takılıyorum. Yurt dışında bu yalnız takılmalar bazen çok keyifli olabiliyor. Sanırım kimsenin sizi rahatsız etmemesi, yanınızda konuşulanları anlamamanız güzelleştiriyor böyle anları.


Ertesi gün arabayla Berlin'e geri dönüyoruz. Zeynep ile Friederike biraz daha dışarda takılmak istiyor, ben ise sıcak bir yerde kahve içip kitap okumak. Ayrılıyoruz. Akşam Caroline bizi yine süper bir Asya Restoranına görütüyor; Akemi( Rykestr. 39). Keyifli bir yemeğin ardından (evet ben hala o çubukları kullanamadığım için çatalla yiyorum) eve gidip birer kadeh şarap içiyoruz. Soğuktan ve az uyumaktan kendimi çok yorgun hissetsem de bir gece kulübüne gitmeden Berlin'den dönersem bir şeyler eksik kalacak gibi hissediyorum.


Caroline ile Prince Charles (Prinzenstr. 85) isimli bir gece kulübüne gidiyoruz. Giriş 12 EUR. İçerisi ise bu  giriş ücretine değmeyecek kadar ucuz bir kulüp izlenimi veriyor. Ortam dumanlı ve ot kokusu her yeri sarmış ancak Berlin'de hiç görmediğim kadar yakışıklı erkeği burada gördüm. Ortamcıların geldiği bir mekan olduğu belli. Barda saatlerce konuşup içtik, hiç tarzım olmayan tekno müziklerde dans edecek kadar kafamız iyi oldu. Ya da belki kafalarımız soluduğumuz ot kokusundan iyi olmuştur. Yine gelsem gitmeyeceğim bir mekan ama ben muhabbetten de, içtiğimiz kokteyllerden de, dışarıda olmaktan da son derece mutluyum.


Cumartesi günü uçuşumuz var. Caroline bizi Oderberger Strabe taraflarında kahvaltıya götürüyor, daha sonra o caddeyi geziyoruz. Güzel dükkanların olduğu çok güzel bir cadde. Berlin'e gelirseniz mutlaka uğrayın.


Hafızamdaki Berlin güzeldi zaten ama bu kez bambaşka bir Berlin keşfettim. 'Bu kadar güzel miydi bu şehir?' diye düşünmeden edemedim açıkçası.

Klasik bir Avrupa şehrinin romantizminden ibaret değil Berlin. Her sokağın farklı bir ruhu var sanki. Mekanlar birbirinin kopyası değil, birbirinden çok farklı yaşam tarzları için alternatifler bulmak mümkün. Batı Avrupa başkentlerine kıyasla oldukça ucuz, mütevazi ve özgün, aşık olunası bir ulaşım ağı var, 7/24 ulaşım imkanı size kendinizi çok özgür hissettiriyor. Oldukça çılgın bir gece hayatı var, kültürel aktivitesi bol ve de kalabalık ve gürültülü değil...



Tamam sustum.

9 Ocak 2016 Cumartesi

Toplum baskısı.

Toplumun sana birey olarak değil, cinsel kimliğine göre görevler yüklemesi ve tüm hayatın boyunca toplumun onayladığı hayatı yaşaman için kurduğu o görülmez ama varlığı şiddetle hissedilen baskı.


İçinde yaşadığın kültürde evliliğin çoğu kez hayatı paylaşmak değil de, yetişkin başka bir insanı sırtında taşımak anlamına geldiğini bilsen de o  imzayı seve seve atmandır toplum baskısı.

Dünyanın en kral üniversitesini bitirsen, entelektüel anlamda kendini müthiş yetiştirsen de niteliğinin çok altında işleri kabul etmediğin için işsiz kaldığında herkesin sana yetersiz hissettirmesidir toplum baskısı.

Sevişmenin kadın ve erkeğin ortak çabasıyla güzelleşeceğini teoride bilip, kötü seksin bir erkek üzerindeki etkisinin daha ağır olmasıdır.

Bence ilişkileri bu kadar karmaşık hale getiren de toplum baskısı.

Kadın ile erkeği çok farklı kodlamışlar, aynı noktada buluşup mutlu olmaları çok zor.

Bir erkek, erkekliğine onayı ilgilendiği kadının ilgisini çekmeyi başarıp, onu sevişmeye ikna ettiği zaman bulur. Kadınlığa onay ise o yakınlaşmayı ilişkiye dönüştürebildiğinde gelir.

Fiziksel bir ihtiyaç şiddetinde hissederiz onay ihtiyacını. O onayı alınca rahatlar, başka konulara dikkatimizi verebiliriz. Tıpkı karnını doyuran bir insanın kitap okumaya odaklanabilmesi gibi.

Aldatmaların, başka heyecanlar aramanın da temel motivasyonu bu aslında.

Erkeklik ya da kadınlıklarına onay bulabilme ihtiyacı.

Yapabildiğini kendine ya da başkalarına kanıtlamak.

Kimisi kısa zamanda yapar, kimisi daha çok çabalayarak ama çabalamayı göze alırsan tavlanmayacak kadın ya da erkek yoktur aslında. Eninde sonunda herkes bunu başarır. Yine de başarana kadar tam anlamıyla kadın ya da erkek değilsindir. Diğer başarabildikleriniz çok da anlamlı gelmemeye başlar.

Toplumun kurallarına, dayatmalarına boyun eğmek istemeyen, farkındalığı yüksek insanlar bu baskıdan kaçabiliyorlar mı?

Beğendiği kadının bir türlü ilgisini çekemeyen erkeğin hissettiği yoğun duygu gerçekten aşk mı yoksa kendi yetersizliği içinde boğulurken o onayı almaya muhtaç olması mı?

Beğendiği bir adamla beraber olduktan sonra adamdan haber alamayan kadının tüm yaşam enerjisini söndüren şey o adama olan duyguları mı yoksa kadınlığının başarısızlığı ile yüzleşmesi mi?

Toplum baskısı olmasa nasıl olurdu hayatlarımız?

İlişki kurmak bu kadar güç ve taktik savaşına döner miydi?

Kadın ya da erkek istenmeme gerçeğini olgunlukla karşılar yoluna devam ederler miydi yoksa ego yine devreye girer miydi?

Aşk denen bir şey var mı hakikaten yoksa oyunu kurallarına göre oynamanın sonucunda gerçekleşen bir sanrı mı? Çok uzun da sürmüyor zaten. Bir sanrı olabilir hakikaten, iyi düşünün.

Kafam yine karıştı dostlar.

Bildiğim bir şey var ki; ne kadar farkındalık geliştirirsen geliştir, toplumdan onay almadan gerçekten mutlu olamıyorsun. Öte yandan toplumun onayladığı çoğu şeyin seni mutlu etmediği de ortada.
En zorlu mücadele; mutlu olabilmek için kendi isteklerinle toplumun istekleri arasında denge kurabilmek sanırım.

5 Ocak 2016 Salı

Atina

Geçen sene Makedonya'da çok eğlendiğimiz için bu seneki yılbaşı için Atina planı yaptık annemle. Gidişte 50 dk, dönüşte 35 dk sürdü İzmir'den. Yakınlığı, İstanbul'dan iptal olan birçok seferin olmasına rağmen bizim herhangi bir rötar yaşamamız, havanın çok soğuk olmaması Atina tercihimiz adına sevindiriciydi.

Bir turistin Atina'da gezebileceği bölgeler; Plaka, Ermou Caddesi, Acropolis, Agia İrini, AnafiotikaPsiri, Monastraki, Syntagma Meydanı, Gazi, Kolonaki. Kolonaki hariç hepsi birbirine yakın yerler, Kolonaki de bu yerlere taksi ile 5 dakikalık mesafede.




Bir şehre ilk kez gittiğimde önce otel resepsiyonundan bir harita alıp görülmesi gereken yerleri işaretlemesini isterim. İlk gün keşif amaçlı kaybolurum sokaklarda, neyin nerede olduğuna aşina olunca internetteki yorumları okurum böylece her şey daha kolay olur. Size de tavsiye ederim.

Plaka- Şehrin merkezi. Çevresinde konaklarsanız her yere yürüyerek gidebilir ve ulaşım için metro ya da taksiye mecbur kalmazsınız. Hem de şehrin en güzel, en merkezi ve güvenli yerinde kalmış olursunuz. Tavernalar için yine en güzel adres burası, biraz daha pahalı yine de Türkiye'deki meyhanelerden çok da fazlasını ödemezsiniz.

Anafiotika- Yunanistan ruhunu yaşabileceğiniz en güzel yer burası. Acropolis'ten aşağıya inince beyaz taş evlerinden arasında sıra sıra dizilmiş kafelerle dolu cici bir yer. Benim favorim burası.




Agia İrini-Burası da ikinci favori yerim. İstanbul'un Karaköy'ü. Çoğunlukla entel burjuvaların takıldığı, lüks ve şık butik kafelerin olduğu şehrin popüler bir noktası.


Ermou Caddesi- Cadde üzerinde bir sürü dükkan ve cafeler var. Oldukça turistik ve canlı bir yer.
Otelimiz yakın olduğu için ilk gün o civarı keşfettik, ortamı keyifli ancak yeme-içme biraz pahalı ve her zaman iyi kalitede değil.

Syntagma Meydanı- Parlemento binasının bulunduğu, gösterilerin yapıldığı meydan. Meydanları severim ben, enerjisi yüksek olur. Yazın merdivenlerde oturursunuz, kışsa da ışıklandırılmış, süslenmiş olur her durumda keyiflidir.

Gazi- Barların ve gece kulüplerin fazlaca olduğu bir muhitmiş. Syntagma Meydanı'nı arkanıza alıp, Ermou Caddesi'nin sonuna doğru yürümeniz gerekiyor. Son akşam merak edip bakalım dedik, caddenin sonlarına doğru yol biraz tehlikeli göründü gözümüze vazgeçtik. Siz de giderseniz taksiyle gidin bence, 5 eurodan fazla tutmayacağına eminim. Bizim daha fazla bar keşfedecek gücümüz kalmamıştı.




Monastraki- Sultan Ahmet gibi bir yer. Küçücük meydanın ortasında bir camii var, çarşısı var, bolca da tavernası... Plaka bölgesindeki tavernalardan daha ucuz, genelde ailelerin tercih ettiği bir yer. Ben ailelerin olduğu ortamları genelde pek sevmiyorum okurcum, depresif buluyorum biraz.


Kolonaki- Siz de herkes gibi burayı ilk andan itibaren Nişantaşı'na benzeteceksiniz. Pahalı dükkanların ve restoranların olduğu bir muhit. Lakin ben Nişantaşı'na da arada değişiklik olsun diye giderim, pek sevdiğim söylenemez. Kolonaki'yi de çok sevmedim ama seveni bol.




Acropolis- Yüksek şehir. Giriş; kişi başı 12 EUR. Acropolis müzesine giriş ise ayrıca 5 EUR. Acropolis Atina'da gitmeye değer belki de tek tarihi yer diyebilirim. Müzesi de keyifli. Evet görüp görebileceğiniz hep taş, pek bir şey anlamasam da binlerce yıllık heykellerin güzelliği benim bu kültüre gitgide daha fazla merak salmama neden oluyor.Ulusal Arkeoloji de müzesine gitmek istiyordum ama kapalı olduğu için gidemedim.



Psiri-Yine bolca cafe ve restoranın olduğu bir bölge. İçimden ucuz, salaş mekanları burada bulabiliriz diye geçiriyorum ama annemin elitistliği tutuyor (anne naber?), orada takılan kitleyi beğenmiyor (bence pahalı restoranlara gelen yakışıklı Yunan erkekleri esas motivasyonuydu ama neyse) Ermou Caddesine geri dönüyoruz. Sürekli pahalı ve düşük kalite yemekler yiyor oluşumuz beni epey huysuzlandırıyor, tek başıma gezdiğim zamanları biraz özlüyorum. (anne muck)

Eğer kimse size söylemediyse ben söyleyeyim akşam 11'den önce doğru düzgün dışarı çıkmıyor insanlar, yemek için erkenden dışarı çıkmayın.

Açıkçası benim hayalimdeki Atina gezisini yapamadım ben. Tavernaların olduğu sokaklara çok yakın olmamıza rağmen kendi eksenimiz etrafında dönmüşüz bir süre, çok geç keşfettik. Ucuz ama iyi kalite yemek pek yiyemedik, Yunan kültürünü çok yaşayamadık gibi hissediyorum. Tüm bunlara rağmen utanmadan Atina rehberi yazıyorsun dersen, ne diyeyim; sen de haklısın.



Bunda benim hatam da büyük tabii çünkü gelmeden önce Yunan bir arkadaşımın metroda hırsızlığın çok olduğuna ve Omonia bölgesinin tehlikeli olduğuna dair uyarısını anneme söylemiş ve gözünü daha gelmeden korkutmuş bulundum.

Yurt dışında gezerken bilmemenin korkusuzluğunu yaşar, her yere girer çıkarım ben. Lakin annemle daha sorumlu hissettim, onun sürekli tedbirli olmak isteği benim de ona uyum sağlamama neden oldu. 




Yine de çok fazla şikayet edemem okurcum. Bu sene yılbaşına yine yurt dışında, dünyada en sevdiğim insanın yanında, güzel bir barda ve birçok yakışıklı erkek görerek girdim. Net iyi girdim yani.

Atina bence yaşamak için de, eğlenmek için de güzel bir şehir ama kültürel aktivite için çok fazla seçenek sunmuyor. Tüm müzelere gitmeyecekseniz keşfedebileceğiniz tek şey Acropolis, o da 1-2 saat içinde biter. Daha sonrası hep yeme, içme ve yeni mekan keşfetme üzerine.

Yazın durumlar biraz daha farklı olabilir çünkü şehrin içinde girebileceğiniz mükemmel bir denizi var. 
Sosyalleşmek için fazlaca barı, aktif bir gece hayatı var. 
Avrupa şehirlerine göre çok pahalı sayılmaz. 
Metropol insanı depresifliği, kabalığı yok Atina'lılarda. 
Erkekleri çook yakışıklı. 

Not: Fotoğraflar rastgele çektiğim fotoğraflar, ismi geçen bazı bölgelerle örtüşmüyor.


Sevgiler.
T.