25 Aralık 2015 Cuma

Aldatmak.

Ahmet Altan'ın "Aldatmak" kitabını daha yeni okudum.

İlk çıktığı zamanlarda epey bir eleştiri almıştı diye hatırlıyorum. Ben kendi içimde tezahür eden birçok duyguyu buldum kitapta, bayıldım. Bir kısım aldatanın kadın olmasına ve aldatıldığını öğrenen kocasının yaşadığı toplumun değerlerinden kopuk bir tepki vermesine takılmıştır, bir kısım ise aldatma gerekçesine... Doğrulukla harmanlanmış müthiş beyinler zayıflık olarak görmüş olabilirler.

Hayatta her duyguyu ya da çaresizliği yaşama ihtimali olduğunu bilen, hayatı belirli bir derinlikte yaşayan, duyguları üzerine düşünen ya da benzer hayal kırıklıkları yaşamış insanlar kendiyle özdeşleştirebileceği birçok tespit bulabilir kitapta.

Kitaptan sevdiğim birkaç kısım:

"Kadınların çeşitli nedenlerden dolayı önemsedikleri bir erkeği güzellikleri ya da zekalarıyla etkilediklerini, o erkeğin kendilerini beğendiğini düşündüklerinde hissettikleri baş döndürücü zafer duygusuyla gözleri kararmıştı aslında. ...kendi küçük zaferine hayrandı o sırada, ama bu zafer sevinci, karşısındaki adam için hissettiğini sandığı bir yakınlıkla ortaya çıkıyordu."

"İnsanlara böylesine fütursuzca, aldırmazca hainlik edebilmesinin, onlarına hayatlarına girdiklerinden sonra geride bir harabe bırakarak çıkıp gidebilmesinin belki de tek nedeni ihanet duygusunu bilememesiydi. Kimseyle ihanet duygusuna sahip olabilecek kadar yakın olmamış, kimseye kendini öyle yakın hissetmemişti... İnsanlarla duygusal olarak paylaştığı neredeyse hiçbir şey yoktu."

"Ama o, ne erkekleri o kadar tanıyacak kadar deneyimli ve oynak, ne de gördüğü erkekten korkmayı akıl edecek ve bunu doğal bulacak kadar ürkek ve korunaklıydı. Her sorunu çözebileceğine olan inancı onu Cem'in karşısında tümüyle silahsız ve korunmasız bırakıyordu. Ne tuhaftır ki onu mahvoluşa götüren yolu kendi zekası ve güveni hazırlıyordu."

"Aslında böyle bir sırrı onunla paylaşarak ilişkinin biçimini değiştirmeye, derinleştirmeye, onunla bir yakınlık kurmaya, kendini duygulardan yoksun bir sevişmenin hafif ve aldırmaz bir parçası olmaktan kurtarmaya, onunla bir sevgili, bir sırdaş, bir dost olmaya çalışıyordu. Bu ilişkiyi ve kendini temize çıkartmaya, aklının bir kenarında hep saklı duran günah ve ayıp duygusundan kurtulmaya, sevginin ve sevgililiğin kutsallığıyla yaşadıklarını hiç olmazsa kendi gözünde aklamaya uğraşıyordu."

"Yaşlanmakta olan yaramaz kızların kahkahalarında da bir tür meydan okuyuş seziliyordu zaten. Oranın bütün kurallarını gülüşleriyle reddediyorlardı. Öbürleri gibi başarılı değillerdi ama başarılı olanlar da onlar gibi neşeli değildi, sanki iş dünyasının ortasında gizli bir anlaşma yapılmış, neşelerle başarılar takas edilmişti."

"İçinde büyüyüp çoğalan duyguların yarattığı karmaşa aşka çok benziyordu. Öfke, özlem, merak, istek, korku, kıskançlık, onu bir kere görüp dokunma arzusu, duyulması beklenen sesin yokluğunun yarattığı acı tıpkı aşık bir kadının yaşayacağı gibi şiddetle yaşanıyordu. Bu duyguları gerçek bir aşktan ayıran tek şey, bunların Cem'in varlığından değil yokluğundan kaynaklanmasıydı."

"-Sen, kazandığın onca parayı, bu cehaletle nasıl harcayacaksın? +Ne ilgisi var? Cem, ihtiyar bir adamın sesini taklit ederek, "Kızım," demişti, "-Para kazanmak için kültüre ihtiyaç yoktur, hatta belki para kazanabilmek için cehalet bir avantajdır ama para harcayabilmek için kültür gerekir."


22 Aralık 2015 Salı

Kış.

Kışı sevmiyorum. Kış bana eğlence bitmiş gibi hissettiriyor. Herkes evine çekiliyor. Hadi dışarı çıkın da oynayalım.

20 Aralık 2015 Pazar

2015.

Bazı insanlar istikrar sever. Bir sonraki adımı bilmek isterler, belirsizliğe ya da yeniliğe tahammülleri yoktur. Bir şeyi devamlı yapmak eninde sonunda başarıyı getirir dolayısıyla başarılıdır bu insanlar. Tatminkar bir hayatları vardır, daha dengelidir ruh halleri. Başka hayatların varlığından mahrum kalırlar, vizyonları kısıtlıdır ama tatmin ve mutluluk çok daha kolaydır onlar için.

Bazıları vardır, monotonluktan ölesiye korkarlar. Sürekli aynı şeyleri yapmak sıkıcı gelir onlara, sıkılırlarsa hayatlarını bir anda değiştirme ihtimalleri hep vardır. Yerinde saymaya başlayınca başka bir hayatı kaçırma korkusu sarar benliklerini, kaygıları artar. Bir doz değişim ya da heyecan verdin mi düzelirler ama o heyecanı bulamadılar mı kolaylıkla dibe girebilirler.




Ben ikinci gruptanım. Bu yılın başında kaygılarım epey artmıştı. İstediğim hayatı yaşayamadığımı düşünüyordum ve mevcut şartlarda kendime bir çıkış yolu bulamıyordum. Oturup düşündüm.

5 yıllık iş deneyimim vardı, üstüne bana artı değer katan niteliklerim... Yine de bugün mevcut işimden ayrılsam, çok şanslı değilsem, doğru düzgün iş bulamayacak yine vasıfsız çalışan muamelesi görecektim. İşlerin çoğu vasıf gerektirmiyordu çünkü. Türkiye'de kıdem denen şeyin gereksizliğini idrak edince belirsiz süreli olarak iş hayatını bırakma kararı aldım.

Hayatımın önemli bir kısmını sıkılarak geçirmişim gibi hissediyordum okurcum. Okul hayatındaki bazı derslerden, küçükken eve gitmek istemiyorken mecburen eve gittiğim zamanlardan, bana çok ters olmasına rağmen yıllardır tahammül etmeyi başardığım sıkıcı ofis yaşantısından... Hayat geçip gidiyor ve ben sıkılıyordum. Bana dayatılan bu düzene senelerce sesimi çıkarmamışken, bir yetişkin olarak daha fazla kabullenmeye niyetim yoktu!




Yılın yarısını İstanbul'da, yarısını İzmir'de geçirdim. Geçim derdi olmadan, kira ödemeden yaşamak, ofis yaşantısından uzak olmak inanılmaz iyi geldi. Düzenli spor yaptım, lindy hopu ilerlettim, tezimi bitirip mezun oldum, her gün işe gitmeden de boşluğa düşülmeyeceğini deneyimledim. Bu sene iş için Essen'e, Bakü'ye, Barcelona'ya, tatil için bolca Çeşme ve Alaçatı'ya, Sığacık'a, Ölüdeniz'e, Akyaka'ya, Cunda'ya, Rodos'a gittim. Bu yaz en çok deniz tatili yaptığım yaz oldu. 2 ayda bir İstanbul'a kaçamaklar yaptım, ne yalan söyleyeyim arkadaşlarımla İstanbul'da yaşadığımdan daha kaliteli ve keyifli vakit geçirmeye başladım.

Bu yıl da bilgeleşmiş ya da yumuşamış hissedemedim kendimi kadın-erkek ilişkilerinde.



Bu sene birkaç kişiden hoşlandım. Bazılarının bana uygun olmadığını düşündüm, bazılarından istediğim inceliği göremedim. Tüm arkadaşlarımın evlilik moduna girdiği bir dönemde ben de ister istemez bir baskı hissettim sanırım üzerimde. Çabalamayan, kestirip atan biri olarak düşünmüştüm kendimi hep ama hiç de öyle olmadığını anladım. Farkındalığı ve egosu yüksek bir kadın olmamdı esas sorun. Bu sene daha sabırlı yaklaşmaya çalıştım, emek verdim ve sonuç yine değişmedi. Yine güzel ve beni mutlu eden bir beraberliğim olmadı. Gerçekten sevilip, değer gördüğümde dönüştüğüm o keyifli ve sevecen kadını özledim. Hayatta daha önemli bir şey yokmuş gibi sürekli bu meselelere kafa yormaya başladım, olmayan ilişkilerin dramasını yaşadım ve bu halimden çok sıkıldım.

2016'da aşka dair hiç kafa yormak istemiyorum. Gerçekten iyi olduğum bir uğraşım olsun istiyorum, iyi bir iş bulmak, sıfırdan güzel bir ev kurmak, daha çok okumak, düzenli spor yapmak, dansa devam etmek, arkadaşlarımla kaliteli vakit geçirmek, bolca seyahat etmek, güzel yemekler yapabilmek, zayıflamak ve zayıf kalmayı başarabilmek, kişisel bakımıma daha çok para ve zaman harcayabilmek istiyorum.

Şimdiden iyi seneler diliyorum hepimize.     

T.

12 Aralık 2015 Cumartesi

İzmir Günlükleri: Duraklama Dönemi.


*Yaklaşık yirmi gün önce tezimi sunup mezun oldum ben. Kariyerime hiç faydası olmayacağını düşünsem de pişman değilim yüksek lisans yaptığıma. Entelektüel anlamda kendime, kendi çabalarımla, çok şey kattım, altı ay yurt dışında hibeyle yaşadım, birçok harika insan tanıdım. Özellikle üç tanesini uzun yıllar yanımda istiyorum.

*Yazana kadar oldukça sıkılsam da, tez bittikten sonra büyük bir boşluğa düştüm. İlham veren başka amaçlar edinmeliyim en kısa zamanda çünkü şu an düştüğüm boşluk beni biraz ürkütüyor.

*Beni ürküten diğer şey ise; birkaç aydır sahip olduğum "devamlı iyi olma halinin" beni terkedeceği endişesi.

*Eski şirketimle bir sene daha evden çalışabilmek için konuşmayı düşünüyordum lakin en çok kendilerine zarar veren profesyonel olmayan bazı tutumlarını göz ardı edemiyorum. Bu iş, geçtiğimiz üç buçuk yılda olduğu gibi konforlu ama yerinde saydıran bir iş olmaktan fazlasını vaad etmiyor. Batan gemiden kendimi kurtarmam gerek sanırım.

*Birkaç gündür devam eden ilham arayışıma iyi gelen küçük bir heyecan buldum, ona tutunmak istedim. Yazmaya değer bir his yaşadığımı sanmıştım ama közlenmeyince sönümlendi o his. Artık yazmaya değecek kadar değerli gelmiyor.

*Samimi ve yoğun yaşanan kısa bir zamanı, heyecansız, istikrarlı, uzun bir ilişkiye tercih ederim.

*Uzun bir süre kendimi eleştirdim ilişkilerde yanlış davrandığıma dair ama ya karşı taraf bana doğru davranmamışsa?

*Belki de Cosmo Girl filan okumalıydım vaktiyle. Şu an böyle şeylere kafa yormak için fazla entelim. Bunca yıllık feminist kimliğime ihanet edip ilişki tavsiyesi veren kitaplar alıp okuyamam. Yapamam okur. Hm...

8 Kasım 2015 Pazar

Bir narsist ile nasıl baş edilir?

Edilmez. Narsist gördünüz mü arkanıza bakmadan kaçmanız lazım. Bloga uğrayıp okuma zahmetine girmek istemeyenler için net bir şekilde yazdım. Vakti olanlar için bir örnekle açıklamak isterim.



Benim babam narsist bir adamdı mesela. Hayatta en önem verdiği şey "insanlarda hayranlık uyandırmak" olur narsistlerin. Ortama insanları kolaylıkla etkileyebileceği özgüveni ile girerler, çoğu kez de gerçekten hayranlık uyandıracak bir intiba bırakırlar. Olumsuz eleştiriye asla gelemezler. Kendisine duyulan hayranlığı sağlamak ve korumak birincil, bunun dışındaki her şey ikincil öneme sahiptir. Babam beni bir kez olsun parka götürmemiştir mesela. Beni sevmediğini düşünmemiştim ama neden istediğim ilgiyi ondan göremediğime dair hep kafam karışıktı küçükken. Bir gün "bak bu ortamdaki herkes bana ne kadar saygı ve hayranlık besliyor. Çok yakınlaşmamak, hakkında çok fazla bilgi vermemek bu işin sırrı. Ulaşılabilir olursan hayranlık da kalmaz" minvali cümleler kurmuştu ben 13 ya da 14 yaşındayken. Şimdi anlıyorum beni neden hiç parka götürmediğini. Muhtemelen o kadar ulaşılabilir bir baba olmasının benim üzerimde hayranlık uyandırmayacağını düşündü. Bakın bu adam son derece bilgili ve insan psikolojisinden anlayan bir insandı. Bu davranışının ilerde hayatın bazı noktalarında benim dengemi bozacağını bilse de bir kez olsun kendi egosunu benim iyiliğim için geri plana atmadı.

Hani kızlar evlenmek istediği adamlara hayranlık duymak istemek gibi saçma bir ihtirasa kapılırlar ya, ablanız olarak kayıtsız kalamadım buradan uyarmak istiyorum : kızlar manyak mısınız ya? Hayranlık duygusunun temeli "ulaşamamak"tan gelir. Narsiste asla tam anlamıyla ulaşamazsınız. Benim babamdı şansım yoktu. İnsan seveceği, evleneceği adamı o şekilde seçerse kendi eliyle cehennemini yaratır. Aman diyim aman, efendi ve kibar adamları kendini beğenmiş dallamalara harcamayın sakın.

Tüm bu psikolojik tespitlere bilimsel dayanak? Her zaman olduğu gibi; bence öyle yani.

3 Ekim 2015 Cumartesi

Bir Eylül hikayesi.

Mevsim değişikliğinden midir, Eylül'ün hali hazırda melankolik bir ay oluşundan mıdır, yoksa benim doğum günüm olan ay olduğundan mıdır bilinmez, ben Eylül'de hep melankolik olurum. Yani olurdum. 28 yıllık hayatımda, kendimi bildim bileli ilk defa bu yıl taş gibi sağlam bir psikoloji ile geçirdim Eylül'ü. Üstelik günlerce dolunay olmasına ve benim aynı ayda iki kere regl olmama rağmen. (Bu tarz bilgileri seninle paylaşmamın sakıncası yoktur umarım okurcum.) Eylül'ün başında Türkiye'de gördüğüm en güzel yerlerden biri olan Akyaka'ya gittim. Huzurun ve keyfin dibine vurdum.


Ardından direksiyon derslerim başladı, 6 gün aralıksız araba kullandım hayatımda ilk defa. Dersimin bitişine tekabül eden haftanın pazar günü direksiyon sınavına girecektim. Öncesinden sınav için paramı yatırmış hazır bekliyordum. Ondan sonra da bayram haftası var zaten, kardeşimle 3 günlük bir kaçamak yapacağız.  Önceden bildiğim ama direksiyon sınavımla çakıştığı için gitmeyi düşünmediğim büyük bir Lindy Hop festivali var İstanbul'da: Orient Lindy Express. Gündüz dersler veriliyor profesyonel eğitmenler tarafından, gece de partileri var. Sadece partilere gitmek de mümkün. Son 1 haftadır İzmir'de organize edilen etkinliklerden çok keyif almam, İzmir'e geldiğinde tanıştığımız dansçı arkadaşların gazı derken ben bir gün kala uçak biletimi aldım ve gittim. Yine kendimle gurur duyduğum bir karar almış oldum böylece.


Tam da istediğim gibi oldu festival. İstanbul'da neredeyse hiçbir arkadaşımla görüşmeye vaktimin olmadığı, sadece yeni insanlar tanıdığım, gündemimizin sadece dans olduğu bir 6 gün geçirdim, sonrasında da görüşebileceğimize inandığım çok tatlı insanlarla tanıştım. Tanıştığımız günden beri harika zaman geçirdiğim çılgın bir kız arkadaş edindim.


Tatilin son günlerinde aile saadeti yaptık. Son kez olmak üzere Çeşme'ye bir kaçamak yaptık ama hava hala güzel. Sanırım yaz bizim için bu hafta sonu da bitmeyecek.


Açıkçası ilk defa bu sene doğum günümü önemsemedim ve bu sene gerçekten çok tatlı mesajlar aldım, bol bol arandım. Ufak tefek jestlerle yüzüm güldü. Hayat yine cömertliğini 'ben mutluyken' göstermiş oldu. Daha mutlu olmak için hali hazırda mutlu olmanız gerekmesi çok saçma aslında. Keyifsizken, değersizlik hissinin dibine vurmuşken kimse sizi oradan çıkarmaya uğraşmıyor, mutluyken herkesin ilgi ve alakası daha fazla oluyor. Bu da böyle bir dünya düzeni.



Birkaç ay önceki ruh halimle şimdikini kıyaslıyorum da, İzmir'e taşınmakla ne iyi etmişim diyorum.
Bu da bana deneyim olsun, ne kadar umutsuz olursan ol mekan değiştirince her şey değişiyor demek ki. Hiçbir zaman salmamak lazım kendini.

17 Eylül 2015 Perşembe

İzmir Günlükleri: Akyaka Cenneti

İzmir'e taşındığımdan beri Sığacık, Çeşme, Fethiye, Cunda, Rodos ve Akyaka'ya gittim. Akyaka'ya gitmeseydim Rodos açık ara en güzel tatil güzergahım olacaktı ama Akyaka da gerçekten bir cennetmiş.

Pamukkale'nin Fethiye'ye giden otobüsüne biniyoruz, 3.5 saat sonra Akyaka yol ayrımında iniyoruz. Yolculuk sırasında muavine söylerseniz size Akyaka yol ayrımında servis ayarlıyor. Otelimize doğru giderken yolda bizi karşılayan yeşil zaten nasıl bir cennete varacağımız konusunda ipucu veriyor. Servis bizi tam otelimizin önünde bırakıyor: Gümüş Konak.

Gümüş Konak
O civarda benzer standartlarda bir sürü otel, apart, pansiyon var ama biz sahibinin oldukça ilgili olması, içerisinin çok temiz olmasından dolayı çok mutlu hissediyoruz burada.

Gümüş Konak
Akyaka'da gidilebilecek bir sürü koy var ama bizim keşfetmeye zamanımız yok. Öneri üzerine Çınar Koyu'na gidiyoruz. Çınar Plajı bence vasat bir tesis ama biz orada koca bir Çınar ağacının gölgesinde çok keyifli bir şekilde yatıyoruz.

Çınar Koyu

O günün akşamında yine tavsiye üzerine Azmak Çayı kenarında Vira Vira Restoranına balık yemeğe gidiyoruz. Balık güzel lakin fiyatlar gerçekten abartı. Ben tavsiye etmiyorum. Azmak Çayı'nın yanında bir sürü balık restoranı var zaten, daha uygun ve güzel bir seçenek bulabilirdik aslında.

O güne dair en doğru tercihimiz cici otelimizdi. Tavsiye üzerine gittiğimiz hiçbir yer içimize sinmedi, bu sebeple ikinci gün bize tavsiye edilen şeyi yapmamakta ısrarlıyım. Ben güzel bir yer bulacağım, eminim.

Gümüş Konak
Önce Akyaka Halk Plajına gidiyoruz. Pazar günü olduğu için çok kalabalık. Orada denize girmek istemiyoruz.

Sonra taksiye atlıyoruz eski maden iskelesinin oraya bakmaya. Burası epey sessiz, sakin. Dağlarla çevrili, tertemiz bir koy. Birkaç otel yan yana ve otellerin kendi tesisleri var. İskelem otelin şezlongları 10 TL iken hemen yanındaki Filika Hotel'in şezlongları ücretsiz.
Filika Hotel'in iskelesine gidiyoruz.

Filika Beach
Servis güzel, gelen kitle güzel, fiyatlar makul. Bütün gün yiyip içip gerçekten çok komik bir rakam ödüyoruz.

Akyaka'nın denizi tertemiz ama sıcak değil. Akyaka'nın güzelliği denizden değil yeşilinden geliyor zaten.

Filika Beach
Tatil için gittiğiniz yerin doğası da güzel olmalı diye düşünüyorum. Şehir hayatında sürekli maruz kaldığımız gri bizi çok geriyor, doğayla buluştuğumuzda ise gerçekten rahatlıyoruz. Orada geçirdiğim her saniye mutlu ve keyifliydim.

Merkeze hiç gitmediğimiz için gece neler yapılır pek bir fikrim yok. Elbette çılgın bir gece hayatı olacağını sanmıyorum ama eminim birkaç barı vardır merkezde.

El değmemiş bir cennet Akyaka. Umarım hep öyle kalır.

14 Eylül 2015 Pazartesi

Sayıklamalar.

İnsanlar, istediğini alanlar ve alamayanlar olarak ikiye ayrılır bana göre.
Hele istediğini çevresiyle uyum içinde, kimseyi kırmadan alanlara gerçekten büyük bir hayranlık duyuyorum. Onun dışında hiçbir şeye öyle çok saygı ve hayranlık duymuyorum zaten. 

Şu an olduğum yer çok güzel. Kaygısız, tasasız, sorumluluktan uzak. Gelecek yok, şimdi var. Konforlu alana çok alıştım, tehlikeli boyuta gelmeden çıkmam gerektiğinin farkındayım ama erteleyip duruyorum işte.

Geçmişe baktığımda yersiz ve fevri hareketlerim yüzünden bir sürü ilişkiyi kestirip attığımı farkediyorum. Öyle yapmasaydım şimdi bambaşka hikayelerim olurdu belki. Bir sürü hata yaptım evet ama beni yumuşatacak kimseyle de kesişmedi yolum, doğruya doğru.

Benim yazarken gözlerimi dolduran bir itirafın benden başka kimse için öneminin olmaması ve benim yine de bunu yazıyor olmam çok garip.

Hayatta hiçbir şeyi akışına bırakamadım ben. Her istediğim için mücadele ettim, olmayanlar da ben mücadele etmediğim için olmadı. Bence yani. Olan ya da olmayan her şeyin sorumlusu olduğuna inanmak yorucu, yıpratıcı. Benim de keşke sorumluluğu yükleyebileceğim inançlarım olsaydı diyorum bazen.

Bir insanın başaramayacağı tek şey kendini kendi çabalarıyla değiştirmek sanırım. Bence bu imkansız. Bazen değiştiğine inanan insanlara denk geliyorum. Anlatıyorlar geniş geniş... Farkındalıklarını, bilgeliklerini... İçimden diyorum ki; yine başa saracaksın, yıllardır geliştirdiğin davranış kalıbın, farkında bile olmadığın yaraların, seni sen yapan içgüdülerin yakanı bırakmayacak. Bin kere de üzülsen yine aynı şeyi yapmaya devam edeceksin. Ancak başka bir kişi ya da bir olay değiştirebilir seni. Dramatik bir olay. 'Neden benim başıma geldi?' diyebileceğin türden. Şanssızlığına söverken asıl noktayı kaçıracaksın. Yıllarca üzülmene neden olan şeyleri önemsemezken bulacaksın kendini. Bir mucize gerçekleşecek ve sen değiştiğine tanık olacaksın.

1 Eylül 2015 Salı

Dady issues.

Çok uzun yıllar babamla ilişkimi, babamın öldüğünü herkesten gizledim. Yani gizlemedim de sorulmadıkça asla konusunu bile etmedim. İnsanların yüzündeki o acıma duygusunu görmemek için. Son bir iki yıldır ise anlatmak istiyorum, dağlara taşlara yazasım geliyor zehrini içimden akıtmak için.

Benim babam vaktiyle köy öğretmenliği yapmış bir insan. Bundan 50 yıl önce, Erzurum gibi bir yerde köy öğretmenliği epey saygın bir meslek. Babamı kimden dinlediysem ne kadar zeki, komik ve harika bir adam olduğundan bahseder. 80'li yıllarda MHP'de üst düzey bir yetkili. Erzurum'dan solcu mu çıkar zaten? Çıkmış ama. Onun kardeşi. Kardeşi solcu, kendisi sağcı. Babam kuvvetle muhtemel birçok ölüm olayına karışmış hatta kendisi adam bile öldürmüş olabilir o dönemde. Bir gün ölüm listesinde kardeşinin adını görünce onu uyarıp kendisi de kaçıyor partiden. Çok ünlü bir tetikçi peşine düşüyor babamın. Sonra askeri darbe oluyor, babam bir ton işkence görüyor. Falan filan. Bu olaylar bittikten sonra annemle tanışıyor, gencecik, güzeller güzeli bir kadın. Onca güzel söze, şiire tav oluyor, evleniyorlar. 1 yıl sonra da ben dünyaya geliyorum. Babamın tıpkısının aynısı bir kız çocuğu. Ben dünyaya gelmeden şiirler, methiyeler düzüyor babam benim için. Hep kız çocuğu istermiş zaten. Benimle ilgili şahane planları var. Çok şanslı bir bebek olacağım çünkü beni çok seven, birbirine aşık bir annem ve babam var.

Öyle olmadı tabi.

Kendisinin hayatımızı zehir etmesinin bir nedenini askeri darbe döneminde yaşadığı ağır deneyimlerle kafasının bayağı gidik olmasına bağlıyorum. Diğer bir nedenini de narsistik karakterine. Çocuk sahibi olmaya ehil değil bir kere ama annem o yaşta ne bilsin?

Babamın lafta beni çok sevdiğini defalarca duydum ama öyle normal bir şekilde değil. Sanki yetişkin bir kadınmışım da tutkulu bir aşkın içine düşmüşüm gibi. Hayatıma çok küçük yaşta girdi erkek melankolisi. Aklım oyunda kalmışken beni çağırıp bana dertlerini anlattığı o sıkıcı sohbetleri... Ondan uzaklaşınca bana sayfalarca mektup yazması, o beni o kadar çok severken benim ona nasıl böyle davrandığıma sitem edişi... Devamlı bir suçluluk duygusu aşılanıyor tabi o yaşlarda. Kim tarafından? Çocuklarını bir kere bile parka götürmemiş bir baba tarafından. Çünkü narsist. Yakın bir ilişki kurarsa ona hayranlık duyulmayacağını düşünüyor. Bakınız bir kere bile bizi parka götürmemiş, bize yemek hazırlamamış, banyo yaptırmamış, hastayken bakmamış, onun yerine her gün annesiyle kavga ederek çocuklarına hayatı zindan etmiş bir adamdan bahsediyoruz ama çocuklarını çok seviyor. Tıpkı her fırsatta cehennem ile tehdit edip aynı zamanda bizi sevdiği söylenen Tanrı figürü gibi. Sen Tanrı mısın ey mübarek?

Neyse ki vakitlice öldü de bize hayatımızın kıyağını yaptı.

Kendisi hayatımda olmayabilir ama takdir edersiniz ki bu sağlıksız baba kız ilişkisi bende epey bir kafa karışıklığına neden oldu erkek sevgisine dair. Annemden, teyzemden, kardeşimden, babaannemden koşulsuz sevgi gördüm ama bir erkekten görmedim ya da gördüm de, anlayamadım.
Hiç istediğim gibi sevilmedim çünkü.

Beni çok sevdiğini söyleyen, yağmurun altında saatlerce penceremin önünde bekleyip aşkını kanıtlamaya çalışan, şiirler, mektuplar yazan, gözyaşları içinde aşkını itiraf eden erkek arkadaşlarım oldu ama ben bu duygusallıklara hep kayıtsız kaldım ve kaçtım.

Bu kısım karşı tarafa biraz acımasızca gelmiş olabilir ama kaçamadığım her an sanki küçücük, karanlık bir alana tıkılmışım da nefes almakta zorlanıyormuşum gibi hissediyordum. Yakınca gemileri rahatlıyordum, oh yeniden özgürlük!

İlişki ya da bağlılık korkusu değil bendeki. Drama ve melankoliden kaçış. Bir ömürlük melankoli yaşamışım gibi hissediyorum küçükken yaşadığım birkaç yılda. Bana gerçekten hayatı daha az ciddiye alan, her şeye daha espirili yaklaşan aynı zamanda yaşamaya tutkulu ve yakınlıktan korkmayan biri lazım. Bu karışımı bulmak biraz zor oluyor.

Eksikliğini hissettiğim her duyguyu bir kişinin tamamlamak beklemek belki ona çok yüklenmek olacak ama gerçekten buna ihtiyacım var. Başka nasıl tamir edilir bu boşluk bilemiyorum. 

26 Ağustos 2015 Çarşamba

İzmir Günlükleri: Rodos

Son iki yıldır kendimle ilgili bir şey farkettim: düzenli aralıklarla hafif bir depresyona giriyorum. Enerji düşüklüğü ile başlıyor her şey, eve gidip dinlenmek istiyorum sürekli, kendimi soyutluyorum her şeyden. Yalnızlığı seven biri olmadığım için bu içine kapanıklık hali negatif duygulara sebep oluyor. Huzursuzluk, isteksizlik, alınganlık artıyor. Çok ağır geçirmiyorum bu süreci ama enerji düşüklüğüm ve isteksizliğim hayatımı zorlaştırıyor. Bu ilk ne zaman başladı ve ne kadar aralıkla oluyor emin değildim bu yüzden geçen yılın başından beri günlük tutmaya başladım. Günlüğümün tarihlerine baktığımda yaklaşık 3-4 ayda bir bu dönemi geçirdiğimi farkettim. Belki mevsim değişikliği beni fiziksel olarak etkiliyordur, belki vücudumda eksik bir vitaminin yarattığı halsizliğin yan etkileridir. Bilemiyorum.

Yine günlüğüme baktığımda en son Nisan gibi bu halet-i ruhiyeden kurtulduğumu gördüm. Evet 3 aydan fazladır mutluyum, negatif düşüncelerden uzağım ama önümüzde yılın en hüzünlü ayı, benim doğduğum ay Eylül var. 

*Eylül seni hiç sevemedim.

"Her şey çok güzel olacak" hissini hala kaybetmemiş olmayı beni tatmin edecek kadar geziyor olmama bağlıyorum.

Hele ki geçen hafta sokaklarında "gitmek istemiyorum, burada çok mutluyum" diye gezindiğim Rodos kaçamağından sonra kim korkar hain depresyondan!

The Old Town Rhodes


Euro almış başını gitmişken bile Rodos tatilimde Türkiye'de 3 günlük tatil bedeli kadar belki daha az harcadım okurcum. Hem de hiç kısmadan.

Rodos adasına Marmaris üzerinden feribotla gidebilirsiniz. Gidiş dönüş 63 EUR. Yol 1 saat 15 dakika sürüyor.

The Old Town Rhodes


"The Old Town" olarak geçen Rodos'un şehir merkezine yakın bir yerde kaldık. Araba kiralamanın oldukça uygun olduğunu biliyorduk ama yıl olmuş 2015 hala ehliyeti olmayan kişiler olduğumuz için araba kiralayamadık, bu sebeple Kalithea, Faliraki, Ladiko, Stegna, Lindos gibi güzergahlara gidemedik. İmkanı olan gitsin. Hatta Anthony Quinn koyunu hiç atlamasın. Adanın farklı yerlerinde denize giremedik belki ama 2 gün boyunca muhteşem Elli Beach'e gittik, son gün adayı keşfettik.

Ronda Beach Club

Adayı çevreleyen Elli denizi etrafında bir sürü plaj var ve hepsine çok kolay girebiliyorsunuz."Elli" şu ana kadar girdiğim denizlerin en güzeliydi. Tertemiz ve sıcak. Biz Casino Rodos taraflarında Ronda Beach Club'a girdik, diğer yerler biraz rüzgarlı göründü gözümüze.
Yanındaki halk plajından tek farkı resimdeki gibi rahat şezlonglara verdiğiniz 5 EUR. Bir de bazı şemsiyeler daha büyük onlardan isterseniz 9 EUR daha vermeniz lazım.

Ronda Beach Club

Deniz aynı deniz, standartlar birbirine çok yakın, fiyat ise herkesin karşılayabileceği bir miktar. Girip girmemek sizin tercihiniz. Sınıf farkını bu kadar minumuma indirirseniz toplumsal barışı ve huzuru da sağlarsanız sanırım.

İçeride servis güzel, fiyatlar makul. Alaçatı'da o kadar para verip girdiğiniz ve neye para verdiğinizi anlamadığınız türden bir hizmet yok karşınızda. Garsonlar "madem buraya geldin eşek gibi para harcayacaksın" muamelesi de yapmıyorlar insana.

İçeride daha önce hiç bu kadar çoğunu bir arada görmediğim muhteşem yakışıklı erkek kitlesi var. Güzel mekanlar, güzel adamlar, güzel müzik. Mutluluktan ölebilirim.

Son günü turistik aktivitelere ayırdık. O sıcakta Rodos'u baştan başa dolaşmayalım diye trenle 45 dakikalık tura katıldık. Bu bence oldukça doğru bir tercihti zira o sıcakta iki taş uğruna Akropolise gitseydim kendimi hiç affetmezdim.

The Old Town Rhodes


Bana göre Rodos'ta gerçekten vakit ayıracağınız şeyler; Eski Şehir'in sokaklarında kaybolmak olmalı. Bir de Grand Masters' Palace harika. Giriş 6 EUR.

The Old Town Rhodes


Fiyatların makul olması, kaliteli olması, güzel insanları, güzel havası, güzel denizi ile bir tatilden beklentimi fazlasıyla karşıladı bu şirin ada. Yunan kahvesi ile Türk kahvesinin farkı sadece yapılışı mı bilemiyorum ama bizden daha iyi yapıyorlar kesinlikle.

Christos' Garden


Yemekler kısmında biraz şanssızdım. Herkes yemeklerini çok övse de farklı olsun diye denediğim ve damak tadıma pek uymayan yanlış tercihler sebebiyle yemekleri pek övemeyeceğim. Bir de güzel bir taverna bulamadık. Hayal ettiğim, Yunan müzikleriyle sabaha kadar devam eden eğlence anlayışını Rodos'ta bulamadım. Tavernalar sessizdi genelde, ya da biz doğru yere gitmedik.

Her şeye rağmen nemli olmayan püfür püfür esen havasına, suyuna, insanlarına aşık olduğumuz Rodos'tan Türkiye'ye geldiğimizi artan çirkin erkek sayısı ve pahalılıktan kolayca anladık. Büyü çok çabuk bozulmuştu. Marmaris'ten İzmir'e giden otobüsümüzü beklerken geçirdiğimiz 1 saat içinde sadece yemek ve 5 dakikalık yol için taksiye 100 TL harcadık. Hay benim... güzel ülkem.

16 Ağustos 2015 Pazar

İzmir günlükleri: Gece dellenmeleri

İzmir'e taşındığımdan beri pelte gibi olmuştum okur. 2 aydır hiç sinirlendiğimi, şikayet ettiğimi hatırlamıyordum ta ki bugüne kadar. İlk kez sinirlendim bugün. Beni sinirlendiren kişiye asla neden sinirlendiğimi söylemeyecek olsam da buraya yazabilir hatta kendisini bilumum sosyal medya hesaplarımdan silebilirim. Biliyorum bu pasif agresif bir davranış ama bıktım vallahi aktif agresif olmaktan. O çok bilmiş bir halta yaramayan yaşam koçlarının, terapistlerin ne dediğine bakmayın: birine neden incindiğinizi ya da kızdığınızı söylemenin karşı tarafın seni "umursamadığını" defalarca yüzüne çarpmasından başka bir halta yaradığı yok.  Herkes yine kafasına göre yaşamaya devam ediyor. İlişkiler "görmezden gelebildiğin" sürece sürer, konuşarak bir bok çözülmez. Konuşmayla hiçbir zaman muvaffak olamamış bir insanın deneyimleri bunlar, hem de bedava.

Kendisini sosyal medya hesaplarımdan silmedim. Onun yerine ben birkaç hesabımı kapattım. Çok fazla insanla muhatap değilim hayatımın şu döneminde, sanki muhatapmışım gibi hissettiren sanal gerçeklik can sıkıcı. Hesaplarımı kapatınca bloguma sardım, açtım eski blog yazılarımı okudum. Yine çok keyif aldım. Bazı konularda artık öyle düşünmesem de hayata dair tespitlerimi, beyin kıvrımlarım arasında dolaşan düşünceleri okumak çok hoşuma gidiyor. Kendimi seviyorum ya valla kendime bayılıyorum. Bazen hiç bayılmıyorum ama 7/24 kendime beraberim arada bir sıkılma hakkım olsun. I LOVE MYSEEEELF

"Sevgi neydi? Sevgi emekti!"den daha güzel bir film repliği olamaz.
Benim için emek birinin beni mutlu etme amacıyla zahmete katlanması sanırım. Böyle davranışlarında küçük incelikler barındıran insanlar çok hoşuma gidiyor. Üstelik bana yapılması bile gerekmiyor. Başka birine yapılınca da heyecanlanabiliyorum ben. Sevgi bir de birinin senin varlığına ihtiyaç duyması bence. Senin varlığına ihtiyaç duyulması kadar kendini özel hissettiren bir şey yok. Bağımlılık şemasıymış! Ya biraz bağımlı olsan ne olur ki? Her şeyi yapabileceğini hissedecek kadar özgür ve pervasız olmak hayatına çok mu anlam katıyor? O bağlar olmasa "artık sıkıldım hayattan" deyip yarın kendini atmayacağının bir garantisi var mı? Her an vazgeçilebilir ise ne anlamı kaldı ki hayatının? Biraz emek vermek daha anlamlı kılmaz mı her şeyi? Hem emek verince vazgeçmek de zordur. Tembel, sürekli kendini düşünen, hayatta her daim sınırlarını çizme gayreti içinde olan insanlar aşırı sıkıcı bence. (Yazar burada biraz da kendine laf sokuyor)  Madem sınırlarına çok düşkünsün YALNIZ GEBER O ZAMAN deyip huzurlarınızdan ayrılıyorum.

İyi geceler.

28 Temmuz 2015 Salı

İzmir Günlükleri: Cunda Adası ve Sarımsaklı Faciası

Yıllar önce bir akşam yediğimiz muhteşem balığın hatrına yine geçen hafta sonu Cunda'ya gittik ana kız.



Kısa süreli kaçamaklar yapmak için Cunda Adası benim favori yerlerimden. Cici sokaklarını, güzel balıkçılarını ve şirin kasaba havasını seviyorum.



İzmir'den otobüsle tam 3 saatte Cunda Adası'na gidebiliyorsunuz.

Daha önce sadece balık yemek için gitmiştik Cunda'ya. Denize nereden girilir, denizi nasıldır hiç bilmiyordum açıkçası.

Gelir gelmez bir şeyler içmek için oturduğumuz KIRMIZI Cafe &Bistro'nun sahibine plaj alternatiflerini sorduk. O da biraz uzak olduğu için, sağolsun, arabasıyla Bıyıklı Plajına götürmeyi teklif etti. Bıyıklı Plajına giden yol üzerinde Doğa Otel'in Papaz isimli küçük plajını gördük ve merkeze daha yakın olduğu için burada kalmak istedik.



Benim bir plajdan beklentim, öncelikle gölgede kalabileceğim konforlu bir alan, gelen kitlenin aile ağırlıklı olmaması ve müzikleridir. Ben genel olarak müzik dinler kitap okurum plajda. Bu sebeple beni gevşetecek bir ortam olması lazım.

"PUT YOUR HANDS UP IN THE AIR" gazıyla son ses açılmış club müzikleri ya da remix yapılmış Türkçe müzikler beni gerçekten çok bayar. Bunun plajın giriş ücreti (yani kalitesiyle) pek alakası yok, Çeşme'de de en pahalı bazı beach clublarda bu barzoluk yapılıyor açıkçası. Bu tamamen DJ'in müzik zevkine bağlı. Şansımıza on numara bir DJ vardı, gelen kitle de güzeldi. Çok keyifli bir gün geçirdik.



Cunda'nın denizi bir Çeşme, Seferihisar gibi temiz ve berrak olmasa da fena değildi. Daha sıcaktı.

Akşam da Cunda Sahil Restoran'a gittik. Daha önce adını hatırlamadığımız bir restoranda müthiş bir levrek yemiştik ama ben bu sefer Cunda'nın meşhur balığı Papalina'yı denemek istedim. Bence pek bir numarası yoktu. Hamsi gibi bir şeydi. Şimdiki aklım olsa yine güzel, büyük bir balık yerdim.



Lakin mekandan, mezelerden, ilgi alakadan memnun kaldık. Fiyatlar da çok pahalı değildi.



Ertesi gün akşam 18:30'da otobüsümüz var. Nerede denize gireceğimizi konuşuyoruz annemle.
Geçen sefer geldiğimizde Ayvalık-Cunda yolu arasında epey trafiğe takıldığımız için annem epey erken ayrılmamız gerektiğini düşünüyor. Kendisi bu konularda oldukça pimpirikli. Ben ise o kadar erken gidip beklemeye gerek yok desem de bir an hayal kuruyorum, otobüsü benim yüzümden kaçırırsak, annem "ben demiştim" diye diye beni öldürebilir.

Garanticiliğimiz çok yanlış bir karar almamıza neden oluyor. Çantalarımızı alıp "Sarımsaklı Plajı"na gitmeyi teklif ediyorum. Bu sayede epey bir zaman kazanacağız, gerilmeyeceğiz diye düşünüyorum. "Deniz ve plaj olduktan sonra ne kadar kötü olabilir ki?" diyorum bir de.

Demez olaydım.

Çok kötüydü okur. Ben böylesini hiç görmedim.

Upuzun plajıyla dünyaca ünlü Sarımsaklı plajının geldiği hal içler acısıymış.

O kadar uzun plajda, her biri yan yana bir sürü "beach club" var. Hepsi de birbirinin aynısı. Böyle kolaycılık ve tekdüzelik tam Türk insanına yakışan bir davranış.

Hepsi aynı olduğu için rastgele bir tanesine giriyoruz.



Deniz kenarı orada yaşayan yazlıkçıların istilasına uğramış. Çoluk çocuk hepsi orada.

Denizi ise gerçekten pisti. Denizin içindeki otlar elinize kolunuza yapışıyor, hiçbir şekilde yüzmesi zevkli değil.

Üstelik ben plajda kumu da sevmem. Kumu meşhurmuş. Ne yapayım ben kumu?

Müzikleri tahmin ederseniz herhalde. Herhangi ucuz bir gece kulübü repertuarından hallice.

Ama en fenası, tuvaletlerden gelen kokuydu. Rüzgarın da etkisiyle tüm plaja yayılmış resmen. 3 saat anca durabildik, sonra gittik bir cafeye attık kendimizi.

Bakın bunları buraya yazıyorum, gencecik güzelim insanlarsınız sakın ola Sarımsaklı'ya gitmeyin.

Oranın yerel halkı kendi plajlarını mahvetmiş, bırakınız onların olsun orası.

Sarımsaklı ayrıca çok çirkin bir belde.  Gri evleri, zevksiz mekanları...

Bu  kadar çirkinlikten gözüm kanadı resmen. Bu sebeple oraya dair daha fazla fotoğraf paylaşıp sizi de üzmek istemedim.

12 Temmuz 2015 Pazar

İzmir günlükleri: Ölüdeniz

Ah bu iş hayatı üzerine ne kadar yazı yazsam, ne kadar şikayet etsem az.
Çalışmayı gerçekten seviyorum aslında ama her şeyi sıkıcı hale getiren bu düzene isyanım var!

Ben 4 tane ofis işi değiştirdim. Elbette yoğun zamanlarım oldu ama toplasan toplamın yarısı bile etmez. 5 yıllık deneyimlerime dayanarak söyleyebilirim ki, ofis çalışanlarının çoğu gerçekten az çalışıyor. Yapacak iş yok çünkü! İşim yokken, orada bulunmam gerekmese de bulunma zorunluluğunu ben bir türlü anlayamadım ve kabullenemedim. İşi olmayanı ofise tıkmayalım zihniyeti de Türk patronunun asla anlayamayacağı ve kabullenemeyeceği bir şey olduğu için orta noktada buluşamadık.

1.5 aydır serbest çalışan olarak şu an hayatımdan pek memnunum. Zamanımı ben belirliyorum, işlerimi yapıyorum, istediğim gibi geziyorum. Yanıma bilgisayarımı aldığım sürece her yer benim ofisim. Gerçekten özgürüm!

Benim artık "freelancer" olarak çalıştığımı bilen arkadaşım geçenlerde yazdı: Ölüdeniz'de yamaç paraşütü eğitimi alıyorum, istersen sen de gel, tatil yaparsın diye... Ben de özgür bir insan olarak atladım gittim tabi.

Ölüdeniz aktivitesi oldukça bol bir tatil merkezi. İzmir'den Fethiye'ye otobüsle tam 5 saatte gidebiliyorsunuz. Oradan da Ölüdeniz dolmuşlarına binip 30-40 dakikada Ölüdeniz'desiniz. Kaş'a, Kalkan'a, Kelebekler Vadisi, Kabak'a da 1 saatlik mesafede.

Yabancıların mülk edinmesi kolaylaştırıldığı için Ölüdeniz neredeyse sadece İngiliz'lerden oluşuyor. Biraz Rus da gördüm, çalışanlar dışında çok fazla Türk görmedim doğrusu.

Ölüdeniz'in kitlesi de gece mekanları da beni pek açmadı okurcum. Yaşlı İngilizler'e hitap eden pubları, çakal Türkler'in işlettiği gece kulübü ile düğün salonu arasında kalmış, 'ne versek onu yerler zaten' tarzında ucuz konseptli mekanlarını ben pek sevmedim. Evet denizi şahane ama Ölüdeniz'e aktivite için gitmeyecekseniz yurdumda denize girilecek başka yer mi yok yahu?

Ölüdeniz'de keyifli 3 şey vardı benim için:

1- Sunmed Lodge



Belcekız plajına 10 dakika yürüme mesafesinde olan, 8 adet bungalovdan oluşan çok şirin bir apart.
Sahipleri oldukça ilgili insanlardı.

2- Ölüdeniz



En son Sığacık'ta buz gibi suya girdikten sonra Ölüdeniz'in sıcacık suyunda mest oldum. Dağlarla çevrilmiş Belcekız Plajı cennet gibiydi. Plaj ücretsiz. 8 TL şemsiyeye, 8TL şezlonga veriyorsunuz sadece.

3- Yamaç Paraşütü!



Bu benim ilk ekstrem sporum deneyimimdi. Arkadaşım sağolsun uçmadan önce geçen gün inişte bacağı kırılmış, biri akrobasi yaparken düşmüş ölmüş diyerek beni korkutmaya çalışsa ve başarsa da vazgeçmedim ve uçtum!

Ölüdeniz'de bir sürü yamaç paraşütü yaptıran yer var. Ben apart sahiplerinin tavsiyesi ile Gravity'e gittim. Bilmiş bilmiş konuşmak istemem ama bence ucuzundan ziyade tavsiye edilene gidin. Neticede herhangi bir aksilikte kurtulma şansınızın olmadığı bir aktivite bu.

Fotoğrafıyla, videosuyla 300-400 TL arası maliyeti olan pahalı bir spor ama gerçekten çok keyifliydi. Etkisinden hala kurtulabilmiş değilim.

Bonus: Yemek için gittiğimiz yerler içinde en çok deniz kenarındaki Bella& Gusto'yu beğendik. Yemekleri gerçekten lezizdi.

7 Temmuz 2015 Salı

İzmir günlükleri: Sığacık

20 sene İzmir'de yaşamış olsam da, İzmir'den yazlık yerlere ulaşım oldukça kolay ve ucuz olsa da hafta sonları yazlık mekanlara kaçmak çok sık yaptığım bir şey değildi. Öğrenciyken aylık harçlığımı söylesem ağlarsın okur. (Anne naber, muck?) Bu yüzden ben deniz, güneş, yazlık kültürü ile büyümedim. Ne yüzme ne de güneşlenme delisiyim. Kısıtlı olan tatil seçeneklerimi hep yurt dışından yana kullandım.

Tabi her şey gibi ben de değişiyorum. Avrupa'da ayaklarım patlayıncaya kadar yürümek ve şehri keşfetmek zor geliyor artık. Daha konforlu tatil seçenekleri arıyorum. Hele bir de küçük yerler olursa tadından yenmiyor  benim için. Kaçıracak bir şey olmadığı rahatlığı modumu yükseltiyor herhalde.

Bu hafta sonu Sığacık'ta çok keyifli ve ucuz bir tatil yaptıktan sonra yazın mümkün olduğunca İzmir çevresindeki yazlık yerleri keşfetme kararı aldım.

İzmir'den Sığacık'a 1 saatte varabiliyorsunuz.

Kaldığımız yer ise: Dağ Motel. Hem ucuz hem cici. Biz çok sevdik.

               


Otelin kendi restoranı da var. Restoranını otel kadar tavsiye etmesem de siz orada şu manzaraya karşı bir kahvaltı patlatın bence ama balık yemek için merkezdeki diğer restoranları deneyin.



Yürüme mesafesi biraz fazla ama taksiyle merkeze 2 dakikada, plajlara 5 dakikada varabiliyorsunuz.

Pazar günleri kaleiçinde organik pazar kuruluyor. Köylülerin kendi yetiştirdiği sebzeleri ve kendi yaptığı yemekleri sattığı bir pazar. Gördüğüm en keyifli pazardı. Şirin sokakları, yerel halkın içtenliği, sürekli çakallık derdinde olan insanların olmaması beni tavladı sanırım.



Denize gitmek isterseniz en yakın alternatif Akkum Plajı. Akkum Plajında yüzmek için 3 seçeneğiniz var, biri halk plajı, sanırım hafta sonları giriş ücretli ve 5 TL. Diğer plajlara giriş ücreti ise 30 TL. Biz konforlu görünmesi sebebiyle yüzmeye ilk gün Akkum Beach Club ikinci gün Mukka Beach Club'a gittik. Konsept ve müzikler olarak Mukka Beach Club'ı daha çok sevdik.



Lüks bir tatil yaşamadık ama konforlu bir tatildi bizim için. İstediğimiz gibi yedik içtik, güzel bir yerde kaldık ve 2 günlük tatilin bedeli çok uygun bir rakama geldi. Böyle tatillere gerçekten bayılıyorum.

24 Haziran 2015 Çarşamba

Merhaba İzmir!

Her şey yaşadığım evin satılmasıyla ve benim taşınmam gerekeceği gerçeğiyle başladı. Eski evimi çok uyguna bulmuştum, yaşadığım yeri çok seviyordum ve o kadar uygun bir kiraya o standartta bir ev bulamayacağımı düşünüyordum. Yeni ev ilanlarına bakarken mevcut kiramın iki katı fazlasını ödeme düşüncesi, taşınma masrafları derken ben delirdim. Zaten hali hazırda içimi öldüren ve zamanımı boşa harcadığımı düşündüğüm sabah 9 akşam 6 bir ofis yaşantısı, ayrılmaya kalksam maddi anlamda daha iyi şartlarda iş bulamayacağım endişesi ile bir türlü işi bırakama hali TÜM BUNLARI NE UĞRUNA YAŞIYORUM BEN? sorgulamasına dönüştü. Bu dönem çok uzun sürmedi, iki ay önce tüm eşyalarımı satıp İzmir'e yerleşme kararı aldım. Bu kararı aldıktan sonra çok rahatladım.


İstanbul'a ilk taşındığım sıralarda çok mutluydum. Yıllar geçtikçe daha iyi fırsatların karşıma çıkacağına dair umudum, geniş sosyal çevrem, enerjim, hayattan keyif almasını bilen, vizyon sahibi insanlarla çalışma olanağım ve içime sinen bir mahallede yaşama şansım vardı.

İstanbul'u hala çok sevsem de ilk senelerdeki enerjim, umudum ve çevremde ilham veren insanlar azaldı. Yaşımız büyüdükçe ortak konuşmalarımız hayata dair umutsuzluklarımız oldu,geleceğine dair yapılabilecek en iyi şey evlenmekmiş gibi davranan vizyonsuz gençlere dönüştük.

En son Barselona'da eski bir arkadaşımla konuşurken farkettim bu durumu. Kendisi başarılı bir şekilde akademik yaşantısına devam eden, farklı ülkelerde yaşamış ve genetik okuyan bir kız iken, gelecek planlarımız 'daha farklı yaşama üzerine hiç kafa yormayan' bir sürü insandan farklı değildi açıkçası. Bunda yaşadığımız ülkenin çok etkili olduğunu düşünüyorum. Biraz çizgi dışı yaşamak isteyenleri ısrarla eleştirmeyi kendine görev edinmiş insanlarla birlikte yaşıyoruz. İnsanlar kolay yoldan günü kurtarma peşinde. Bir de hayata dair şevksizlikleri öyle büyük ki bir süre sonra seni de içine çekiyor... Bir şeyler yaratmak, daha fazlasını istemek, daha yaratıcı olmak için içsel motivasyonun yetmez oluyor, sana ilham veren insanlarla vakit geçirmediğin zaman senin de vizyonun daralıyor.

Bu sebeple hayata biraz mola vermek, şartlarımı düzeltebilmek, bir süre  kira ödemeden yaşayabilmek için ailemin yanına İzmir'e yerleştim. Üstelik şirketimle de uzaktan çalışmak üzerine anlaştık bu sebeple maddi olarak bir süre sıkıntı çekmeyeceğim. "Hayat bana güzel" demek için biraz erken çünkü ben geriye dönmeyi çok seven bir insan değilim. Geçirilen zamanlar iyi de olsa, kötü de olsa bir daha asla geri gelmeyecek zamanların hüznünü yaşatıyor bana "eski"olan. Eski ev, eski sevgili, eski iş... İstanbul'dan bunaldığımda mükemmel bir kaçış yeri olan, 20 yıllık eski mahallem, sessiz sakin İzmir'im sürekli yaşamak için beni çok cezbeden bir seçenek değil ama buna geriye dönmek demiyorum. Tekrar umut tazelemek,daha iyi bir hayata başlamak için kısa bir mola!

Foto için tık 

18 Haziran 2015 Perşembe

#Kadıncinayetlerinidurduracağız

Siz, oturduğu yerden "kaşınan kadını döveceksin" diye argümanlar üreten empati yoksunu insanlar: Siz insanlık onurunu ayaklar altına alan şiddete, günlerce, aylarca, yıllarca maruz kalmanın ne demek olduğunu bilir misiniz? Siz ne ailenizden ne devletten yardım alamamanın derin çaresizliği içinde kendi canına kıymak ile bir çözüm yolu aramak arasında gidip geldiniz mi? Annesi gözlerinin önünde şiddet görmüş ve küçücük bedeniyle onu koruyamamış bir çocuğun benliğinde açılan derin yaranın ömrü boyunca tamir edilemeyeceğini bir an olsun önemsediniz mi? Her an babasının annesini öldüreceği korkusuyla yaşayan bir çocuğun yaşadıklarının ne kadar ağır olduğunu hiç düşündünüz mü? Hırsı ve öfkesi gün geçtikçe artan bir adamın kendi vicdanı ile durmasının artık imkansız olduğunu, onu durduracak tek şeyin "ölüm" olduğunu anlamanız için kaç bin örnek daha yaşanması lazım? Evet ölüm. Ya şiddet uyguladığı kadının ölümü ya da kadının adamı öldürmesi ile.


Devletin şiddet gören kadını korumayacak durumda olması ya da korumayı reddetmesiyle er geç sonuçlanacak muhtemel olay; ölümdür.

Şiddet uygulayan güce sahiptir, merhameti kalmamıştır, toplumun onayı vardır bu sebeple pişmanlık hissetmez.

Okuduğum bir kitapta vicdanı "topluluğa ait olma" hissi ile açıklamıştı Alman bir terapist. 'Herkes içinde bulunduğu topluluğun vicdanı ile hareket eder, topluluk onaylıyorsa "öldürmek" de onurlu bir davranıştır' diyor.

İstediğiniz kadar yasaları ağırlaştırın, toplumsal vicdan gelişmediği sürece kadına şiddet bitmez.
En tepedeki adamların kadın düşmanlığı, hukuk tanımamazlığı, erkek egemen söylemleri tabana hızla yayılır ve yaşadığı toplum onaylıyorsa kadın cinayetleri kişinin kendi vicdanı ya da yasalarla engellenemez.

Kocasının şiddetinden kaçan kadının sığındığı karakolun amiri ben olsaydım asla onları barıştırmaya çalışmazdım mesela ya da bir tecavüz davasına bakan hakim olsaydım suçun ağırlığını hafifletici sebeplerle azaltmazdım. Çünkü ben anlayabiliyorum. Ben de bir kadınım. Benim düşüncem; kadınlar bu ülkede en az erkekler kadar güçlenmediği sürece adaletin sağlanamayacağı yönünde... Bu dünyanın yarısı kadınlardan oluşuyorsa her şeyin yarısı da kadınlarıdır. Tüm pozisyonların, hakların, sorumlulukların... 

Zaten bizim olanı almak için yüzyıllardır mücadele ediyoruz. 
Bu yüzden bize yüzyıllık özgürlük, adalet ve eşitlik borçlusun erkek egemen dünya!



2 Nisan 2015 Perşembe

Aforizmalar

İnsanoğlunun özgürlük mü güvenlik arayışı mı daha ağır basıyor ben bilemem, uzman değilim. Kendimi hiçbir zaman çok ciddi anlamda tehlikede hissetmesem de, küçükken "beni korumaya çalıştıkları" için özgürlüğümü kısıtlayan büyüklerimi hiç anlayışla karşılayamadım. Bana karışılmasından hep nefret ettim. Herkes özgürlüğü sever biliyorum ama bağımsızlığına epey düşkün benim gibi insanlar için en büyük cehennem yaşam tarzlarına karışılmasıdır herhalde. Bünyem direkt tehlike altındaymış gibi alarm veriyor. Belki de bu sebeple son birkaç yıldır bu ülkede endişelerim çok arttı. Belki de bu sebeple gündemi sürekli takip eder oldum. Bir ara "artık sinirlerime iyi gelmiyor, gündemden biraz uzak kalmak istiyorum" desem de beceremiyorum okur. Her şey o kadar göz önünde ve o kadar yanlış ki. Cübbe ile serbestçe adliyeye girip savcıyı rehin alan bir eylemci (evet ulan terörist demiyorum) yüzünden diğer tüm avukatlar POTANSİYEL SUÇLU ilan ediliyor. Bakın mesele güvenlik olsa; hakim, yargıç herkesin kontrol edilmesi gerekirken sadece avukatların çok katı bir şekilde üstünün aranmasının savunulacak, anlaşılacak hiçbir tarafı yok. Bu ülkede ne zaman kötü bir şey olsa, bunun sorumluluğunu siyasilerin almamasından, güvenliği sağlamayı daha makul ve özgürlüklerden feragat etmemeyi ön plana koyacak şekilde yapmaktansa kolaycılığa kaçıp daha katı uygulamalarla yapmanızdan, hayatımızın her alanına müdahale etmenizden bıktım. Korkaklığınızdan ve despotluğunuzdan bıktım. Sevgisizliğinizden bıktım. En büyük suçlu siz iken suçu sürekli başkalarına atmanızdan bıktım. Bünyenizde barındırdığınız azıcık sabır ve hoşgörünün hemen tükenmesinden bıktım. Evet bazı insanlar her türlü kötülüğü yapabilir ama bunlar O  BAZI KİŞİLERİN SUÇUDUR, tüm insanların değil. Böyle koruyacaksan, beni KORUMA AYI diyorum müsadenizle.


Ben gösterişli sevgi gösterilerini, ilgiyi hep samimiyetsiz bulmuşumdur. Bu sebeple, yapmaktan itinayla kaçınırım. Misal; sevdiğiniz birinin bir yakını vefat etse, sizden beklediği şey, onun elini tutmanız ya da içten bir şekilde sarılmanızdır kuvvetle muhtemel. Kendinizi parçalamanıza gerek yoktur hatta abartılmış ilgi, acıyı ve yükü de arttırır bana göre. Bu yüzden hep günlük hayatın içindeki küçük inceliklerle mutlu olurum. Aslında herkes küçük küçük katkıda bulunsa hayata hem kimse tükenmez hem toplanınca gerçekten büyük katkı yapar insana. Birlikte yaşamanın güzelliği burada ama biz birlikte yaşamanın her türlü eziyetine katlanırken, hiçbir güzelliğini önemsemiyoruz. Düşünceli olmayı, inceliği itibarsızlaştırmayı günlük hayatın bir pratiği haline getiriyoruz. Kimse düşünceli ve kibar insanların hayata ne kadar değer kattığını takdir etmiyor. "Kendin için yaşa", "biraz bencil ol" tavsiyeleri havada uçuyor. Ben şu an hayatımı sadece kendim için yaşıyorum da ne oluyor? Varlığımın da yokluğumun da çok fazla değer yaratmadığı bir hayat bu. Bencillik ve kendi için yaşamak kısa vadede müthiş bir haz getirse de uzun dönemli mutluluk getirdiğine inanmıyorum açıkçası.



Bir de alışkanlık hissinin tehlikeli olduğunu düşünmeye başladım. Size öyle bir güvenli alan yaratıyor ki, başka bir dünyanın varlığını unutuyorsunuz. İşler sıkıcı bir hale gelse de, insanın her duruma alışabileceğini bilseniz bile, rutininizi değiştirmek zor geldiği için bambaşka zevklerden, hayatlardan mahrum kalıyorsunuz.

Önümüzdeki günlerde vermem gereken önemli kararların önündeki en büyük engel bu alışkanlık hissi işte. Bakalım beni uyuşturan ve kağıt üstünde güvenli ve mantıklı bir kararı mı seçeceğim yoksa oldukça radikal planların peşine mi gideceğim? Önceden olsa kesinlikle ikinci derdim ama fevri kararlar almamayı öğrenmek de büyümenin bir gereğiymiş meğer. Bu sebeple büyümek hiç güzel bir şey değil.

Not: Fotoğraflar için tık 

5 Şubat 2015 Perşembe

Siz de mi partiden sıkıldınız?

Ocak ayındaki Makedonya ve Almanya seyahatlerimi yazmaya niyetliydim aslında ama yazarken içime fenalıklar geldi, 'tüm bunlardan okuyanlara ne?' dedim, bıraktım.


Şu hayatta en çok neyden sıkılıyorsun diye sorsalar kendimden derim okurcum. Bazen her şeyi sıkıcı bulmamın tek nedeni aslında kendimi sıkıcı bulmammış gibi geliyor.


Bir de sanki çok gerekliymiş gibi dünyanın merkezine kendimi koymuşum, hep kendimle meşgulüm.  'Ben ne istiyorum?' Nasıl daha mutlu olabilirim?' 'Bu hayat beni tatmin ediyor mu?' filan gibi sorular sorup cevap arıyorum.
Sonra insanlara bakıyorum, 7/24 kendileriyle beraber olmalarına ve tüm pis huylarını bilmelerine rağmen ne de seviyorlar kendilerini, ne meraklılar kendilerinden uzun uzun bahsetmeye. Bu ne kendinle barışıklık bu ne hayata bağlılık yarebbi.


Bilgi Üniversitesi'ndeki yüksek lisansımın kariyerime pek bir katkısı olmayacak gibi ama okulun diğer imkanlarından sonuna kadar faydalanıyorum.
Sayesinde 5 ay yurt dışında hibeyle okudum, spor salonuna gittim, öğrenci akbiliyle ihya oldum ve aylardır ücretsiz psikolojik danışmanlık hizmetini kullanıyorum.


Danışmanım buraya geliş amacımı sorduğunda ' kendimi gönül rahatlığıyla yermek istiyorum' demiştim. Hayatta yeni olan her şeye karşı heyecanlı ve hevesli bir insanım esasen. Kendim dışındaki şeylerle meşgulken hayat güzel ama ne zaman durulup kendi içime yönelsem karanlık bir şeyler var. Tüm bu içe yönelmelerin sonucunda 'Bir şeyler hep aynı kalacak' hissi kaplıyor içimi. Çünkü kendime dair hiçbir sürpriz yok, kendimi gayet iyi tanıyorum, oturmuş bir karakterim, beni yoran özelliklerim ve kısır döngülerim var. Aynı koşullar altında, aynı eylemlerim hep aynı sonuçları doğuruyor ve ben hep aynı şekilde davranmaya devam edeceğim. Sonuç istediğim gibi olmayınca akabindeki hissiyatımla ilgili kafa yorup analizler çıkarıyorum saçma sapan. Eöööf.


Ya kendini değiştirebilmenin bir yolu olmalı ya da biraz durulunca konuşmaya başlayan o iç ses ile barışmanın...


Not: Gezi notlarımı paylaşmıyorum bari fotoğraflarını paylaşayım dedim. Fotoğraflar Makedonya'dan.