28 Aralık 2014 Pazar

2014


Bu sene Mart ayında 5 aylığına Almanya'ya yerleşeceğim gerçeğiyle başladı. Şirketime 5 ay yurt dışında yaşayacağımı dönünce tekrar devam etmek istediğimi söyledim, kabul ettiler. Evi de kapatmadık, kardeşim ben dönene kadar evimde yaşamaya devam edecekti. Ocak'ta iş için Almanya'ya, Şubat'ta Dubai ve Irak'a gittim. Mart'ın sonunda Almanya'ya yerleştim. Nisan'da Prag'a, Mayıs'ta Hamburg'a, gittim. Uzun zaman sonra "aradığımı buldum" dediğim ilişkim Almanya'da iyice sarpa sardı, birbirimizi daha fazla mutsuz etmedik, ayrıldık Mayıs'ta. Haziran'da Oslo'ya gittim. Kopenhag'a bilet aldım, otobüsü kaçırdım. Temmuz'da annemi Berlin ve Prag'a götürdüm, beraber çok eğlendik. Çok partiye gittim, çok içtim. İnsan gibi yaşamak ne demekmiş onu gördüm Almanya'da. Berlin'e aşık oldum. Ağustos'ta geri geldim. Kendi evimle, ailemle ve arkadaşlarımla özlem giderdim. Ağustos'un sonu iş için Moskova'ya gittim. Eylül'ün ortasında çok sevdiğim bir arkadaşımla Avşa'da kısa bir tatil yaptım. Sonra tam zamanlı (haftada 4 gün) ofis yaşamına geri döndüm. Eylül sonu Ekim başı da yine iş için Valensiya'daydım. Ekim'de en yakın arkadaşlarımdan birini evlendirdik, bu sebeple İskenderun'a gittim. Ekim'in sonundan beri yerimden kıpırdamadım. Yılbaşında da annemle Üsküp'e gidiyoruz.

                 

                                               
Haftada 4 gün çalışmaya başladım. Bir insanın kendine yapabileceği en büyük iyiliğin bu olduğunu düşünüyorum: az çalışmak! Sırf birileri daha az çalışarak daha fazla para kazansın diye üç kuruşa haftada 5-6 gün çalıştırarak insanların emeğini ve yaşam enerjisini sömürüyorlar. Emek sömürü bu ülkenin her zaman en büyük meselesi olmuştu, haberlerde isyan eden gençleri izliyorduk ama biz yaşamadan bunun farkına varmamıştık sadece. Söz konusu "biz"olunca farklı olur sandık. Mezun olduk, bize teklif edilen rakamlara hayret ettik lakin bize layık görülen boktan yaşama hala isyan etmiyoruz. Herkes bir şekilde bu hayatı yaşamaya devam ediyor.

Ayrıca 6 ay ofiste olmamama ve 3 aydır haftada 4 gün çalışıyor olmama rağmen satışlarım geçen yılın neredeyse iki katı. Haftada 5-6 gün en az 9 saat çalışınca verimin yükseleceğine inananlara duyurulur.


Mezun olduğumdan beri 5 yılda 4 iş değiştirdim. Hiçbir maddi güvencem olmasa da emeğimin karşılığını alamadığımı düşündüğüm yerden radikal bir şekilde ayrıldım. Çok fazla üzerine düşünüp hesap yapmadım. Bir şekilde yolumu bulurum dedim, buldum da. O yüzden söylenmeyi bırakıp bir şeyleri değiştirin derim, hala enerjiniz varken. Çünkü günde en az 9 saatini harcadığın işini sevmezsen, geri kalan her şey mükemmel de olsa mutlu bir hayat sürmen mümkün olmayacak.

               

Yüksek Lisans mezuniyetim için tez yazmaya başladım. 3 ay boyunca biraz fazla ağırdan aldım, pek bir ilerleme gösteremedim. Yılbaşından sonra tezi hızla bitirmek istiyorum. Yeniden spora başladım ve bu sefer düzenli devam etme adına büyük umutlar taşıyorum.

Çok sevdiğim bir arkadaşımla Lindy Hop kursuna başladım ve son günlerde benim için en eğlenceli aktivite haline geldi. Leş İstanbul gecelerinden bıkmıştım, dans etmek için gece dışarı çıkmayalı çok olmuştu. Şimdi gerçekten güzel bir topluluğun olduğu bir ortamda dans ediyorum.


             

Bu yıl hep kendi istediklerimi yaptım.
Bu yıl çok eğlendim, çok üzüldüm de. ama eğlendiğim zamanlar daha ağır basıyor sanki.
Bu yıl kendim de dahil olmak üzere, birkaç kişi adına yaşadığım hayal kırıklarını yeni farkettim, yüzlerine söylemeye cesaret edemedim. 
Yurt dışında yaşama deneyimimin anlam arayışıma cevap olacağını düşündüm, cevabı orada değil de döndükten sonra buldum.
Bu yıl yapılacaklar listeme çok tik attım.
Bu yıl çok seyahat ettim.
Bu yıl evimi sürekli düzenli ve temiz tutmayı başardım.
Bu yıl 5 kilo fazlamı yine veremedim.
Bu yıl ilk defa para biriktirme isteğimi eyleme dönüştürdüm, ufak bir miktar da olsa para biriktirebildim.
Bu yıl ilk defa depresyona girdim, hem de ağır sayılabilecek türden.                                      

                      

Hayatta en keyifli zamanlarımın "ben olmak"tan biraz uzaklaştığım zamanlar olduğunu farkettim, sarhoş halim, seyahatteki halim, yurt dışındaki halim, yoldaki halim, aşık halim...

Hayatım ne kadar değişirse değişsin hep aynı şeyleri yaşıyormuşum gibi geldi. Hayatımdan ziyade kendimi değiştirmekten başka çözümüm olmadığı gerçeğiyle yüzleştim ve bu ilk başta çok umutsuz göründü gözüme. Kısır döngülerimden, hep aynı kişilerle aynı muhabbetleri yapmaktan, kaliteli, sıradan ve duyarlı bir insan olmayı önemseyip bunun pratikte hiçbir faydasını görememekten, içinde bulunduğum sistemin, ülkenin bana hep değerlerimi sorgulatmasından, kendimi mutlu etmek için sayısız planlar yapıp hep geleceğe odaklanmaktan, hep anı kaçırmaktan... sıkılmıştım.

Döndükten sonra bir ay süren bir depresyon geçirdim ama kimse çok farkına varmadı. Her zamanki gibi kendi kendime atlattım. Küllerimden yeniden doğdum, iki aydır belki de çok uzun süredir olmadığım kadar dingin ve huzurlu bir moda büründüm.

                       
                                                                                                 
Benim yaşadığım bir sorundan yola çıkıp genelleme yapmam doğru olmaz belki ama ben yine de genelleyeceğim okur. Sürekli plan yapan insanlar gizli mutsuz gibi geliyorlar bana. Şöyle düşünün, sizi şu an mutlu eden şey, sürekli onun üzerinden hayatı kurguladığınız, planlar yaptığınız şey, ya bir an geldiğinde hiçbir şey ifade etmezse? O zaman neye tutunacaksınız?

Seyahat etme planı, evlenme planı, kendi işini kurma, çocuk sahibi olma planı... Ne duygularını ne yaşadıklarını kontrol edebiliyorken, plan yaparak hayat geçirmenin anlamsızlığı... "Şu an böyle hissediyorum, böyle yaşıyorum, başka zaman başka şey istersem onu yaparım" dedim.

Üstelik istediklerimi yapmak için de kimseye ihtiyacım olmadığı gerçeğine inandırdım kendimi.

Buna gerçekten inanınca kendinizi güçlü ve iyi hissediyorsunuz.

Böyle düşünmeye başlayınca ölüm korkum da gitti. "Daha yapacak çok şeyim var" hissimden kurtuldum, yaşadığım zamanı keyifli geçirmeye odaklandım, son iki aydır anları daha keyifli yaşıyorum.

2015'ten tek beklentim ise "an"da kalmak. Yaşam enerjimi hep yüksek tutmak istiyorum ve bunu emen her şeyden de uzak kalmak...

Şimdiden iyi seneler olsun herkese!

Resim 1
Resim 2
Resim 3
Resim 4
Resim 5
Resim 6

17 Aralık 2014 Çarşamba

2014'ün son demleri: Kısa Kısa

Okur okur okur...

Son zamanlarda pek keyifliyim, Türkiye'de yaşıyor olmam gerçeğine rağmen.... nedenleri bilahare yazarım uzuuun uzuuun...

&

2014 ne muhteşem bir yıl oldu ama! Sanki 10 hayat yaşadım hala daha bitmedi.

&

Hayatımdaki adam yılın yarısında çok yoğun bir şekilde vardı, yarısında hayatımdan çıktı ve bir daha hiç haber alamadım, bir süre yurt dışında yaşadım, defalarca seyahat ettim, yepyeni kararlar aldım, hobiler edindim, hayatıma hızla insanlar girdi ve aynı hızla da çıktı.

Uzuuun uzuuun bir 2014 yazısı da yazacağım, bilahare.

&

Barbaros Altuğ'un röportajını okuyordum şimdi, pişmanlık üzerine şu cümlesi düşündürdü:"Hayatımızda alt edemediğimiz duygu. Mutluluk gelip geçiyor, acıyı bile alt edebiliyoruz kendi içimizde ama pişmanlık hep duruyor." 

Mutluluk, öfke, heyecan, huzur, melankoli hatta stres bile. Denge kurabildiğiniz sürece hayat tüm duygularıyla güzel... pişmanlık hariç. İnsanı bu kadar tüketen başka bir duygu daha yok.

Bu yüzden herkese pişmanlıklarını en aza indirdiği hayatlar yaşamasını tavsiye ediyorum. Benim bu yılım öyle oldu, tüm duygular vardı, kimisi daha yoğun ve çokça, kimisi daha az ama geride dönüp baktığımda pişmanlığım yok!

&

2015 Nisan ayında tam 5 yıl olacak. 5 yıldır Ortaköy'de yaşıyorum. Verdiğim en güzel kararlardan biriymiş.

Güvenli olmasını, aradığım her şeyi bulabilmeyi, mahalle kültürünü, güler yüzlü esnaflarını pek çok seviyorum. Aidiyet hissediyorum buraya.
Kafam bozuk olduğunda kimseyi aramadan sahile gidip, İstanbul'un en güzel boğaz manzarasına bakarak çok içmişliğim vardır.

&

2.5 aydır yurt dışına çıkmadım. Havaalanını özledim resmen!

&

Yılı annemle birlikte Üsküp'te bitireceğim.
En ucuz nereye uçak bileti vardır diye baktığım bir sıra, gidiş dönüş 84 EURO'ya Üsküp bileti buldum, vize de gerekmiyor, annemi aradım "Üsküp'e gider miyiz?" diye. "Al ya gidelim" dedi çılgın.

Bol bol yiyip, bol bol içip, gelen hesaba "OHA ÇOK UCUZ" diyip mutlu olacağız 3 gün boyunca.

Sevgiler.
T.


8 Aralık 2014 Pazartesi

Dostluk

Galiba şu hayatta beni ikili ilişkiler kadar yoran bir şey yok. Dost sahibi olmamız gerektiğine dair devamlı bir baskı var üzerimizde. Ben de bu fikri öyle içselleştirmiştim ki, her şeyden önce insan ilişkilerini önemser olmuşum... kendimden bile önce. Bu konuda kimsenin baskısı olmadı sağolsun, bunu ben kendime, sırf yalnız kalmama içgüdüsüyle yaptığımı şimdi farkediyorum.

Hayatımın her döneminde, ortak bir ilgi alanı vesilesiyle güzel frekans yakaladığım ve uzun yıllar görüştüğüm insanlarla kesişti yolum.

Bir süre sonra bazılarıyla bu ortak ilgi kaybolmaya başladı, yerine başka bir şey de koyamadık bu sebeple arkadaşlığımız sıkıcı bir hale geldi. Ortak bir ilgi alanınız olmadığında ortak konular hep kişisel hayatlarınız olur, o kişinin ne yaptığını bilirsiniz, o sizin hayatınızı bilir, hep aynı şeylerden konuşurken bulursunuz kendinizi. Hayat yeterince monotonken ilişkilerinizin de monoton olması epey depresif yapar sizi.

Bu durum kişilerin sıkıcı olduğu ya da artık birbirini sevmediği anlamına gelmez. Saygı olduğu sürece ben bu sevginin hiç bitmeyeceğine inanıyorum ama sevgi bitmese de ilişki bitebiliyor, saçmalık burada.

İşte ben ilişkinin bitmesinden korktuğum için sürekli olarak iletişimde kalma halini önemser oldum. Yapmak istediklerime zaman kalmasa da insanlarla görüşmenin öncelikli olduğuna inandım.
Sonra düşündüm, bu kadar emeğin karşılığı olarak ne bekliyorum diye?

                                       
Zor zamanımda yardım etsinler diye mi?
Haksızlık etmek istemem, önemli konularda hiçbir arkadaşımdan yardım istemedim, kendi başıma hallederim kimseye zahmet vermeyeyim dedim, belki de yardım etmezse bir tavır takınmam gerekir diye korktum ama nerdeyse hiçbir arkadaşım, dostum dediğim kişinin somut bir şekilde "işe yaradığını" görmedim lakin hiç emek vermediğim bir sürü kişinin faydasını gördüm.

Güzel bir frekans yakaladım diye mi?
Ben keşfetmeye meraklı olduğum sürece hayatımın her döneminde güzel bir frekans yakaladığım birilerini buluyorum ve bulacağıma dair inancım sonsuz.

Öldükten sonra "ne kadar sevilmiş?" desinler diye mi?
Ulan ölmüşüm zaten kim takar benim için ne dediklerini.

E kendi başıma da keyif alabiliyorken ilişkilere neden ihtiyacım var diye düşünmeye başladım ister istemez. Düşündüm ve buldum.


Eğer ki psikopat değilse biri, doğası gereği illaki bir şeye sevgi ve bağlılık hissedecek. Bundan kaçış yok. Sevdiğin biriyle güzel bir muhabbet etmek ya da farklı şeyler paylaşmanın insanı daha dengeli ve mutlu ettiğine inanıyorum.

Bu sebeple sevmek ve sevdiğim kişilerle uzun yıllar iletişimde kalmak istiyorum.

Sevdiklerim mutlu olsun istiyorum sevgili okur. Ben kendimi mutsuz hissettiğimde sadece sevdiğim, tanıdık insanların yüzlerini görüp mutlu olayım istiyorum.

İşim düştüğünde bana yardımcı olabilecek kişiler biriktireyim hayatımda, onlara da imkanım varsa aynı şekilde yardımcı olabileyim istiyorum.

Aylarca bile isteye görüşmeyi tercih etmemiş olabiliriz ama ben aradığımda o insanın yine orada olacağını, bir yere gitmediğini bilmek istiyorum.

Fayda bekliyorum insanlardan. Bir insana emek ve zaman harcamanın karşılığını bekliyorum elbette.
Bunları böyle açık açık söyleyince bencil ve çıkarcı gibi görünüyorsunuz ama benim için kılını kıpırdatmayan insanlarla yıllarca yakın dostmuşuz gibi davranmaya devam etmek istemiyorum mesela.

Kimisi sırf merak ettiği için ya da yalnızlıktan korktuğu için bir yaşama güdüsü olarak sürekli iletişimde kalma ihtiyacı içinde oluyor, kimisi hayatını renkli göstererek gördüğü ilgi ile mevcudiyetine anlam katıyor ve bu ilgiyi kaybetmemek için ikili ilişkilerde asla tam anlamıyla samimi olmuyor, en kırılgan taraflarını paylaşmıyor karşısındakiyle. Bir de işi düştüğünde aramanın yanlış olduğuna dair saplantılı bir inanç var ilişkilerimizde. Bunun bencilce olduğuna inanan güruh, arkadaşına yardım etmenin ön koşulunu onunla ne kadar vakit geçirdiğine endeksliyor ve bu normal oluyor garip bir şekilde. Bu yüzden bir süre sonra ilişkiler samimi, keyifli  ve faydalı olmaktan başka her türlü amaca hizmet ediyor.

20 Kasım 2014 Perşembe

Ne bloggerlar sevdim aslında yoktular. Süper Cem hariç.

Bu postu (Süper) Cem'e ithaf ediyorum efenim. Çok sık aralıklarla olmasa da yaklaşık 5 yıldır blog yazıyorum. Bu blogun popüler olmasına dair hiçbir girişimim olmadı. Elbette okuyan sayısı arttıkça veya geri dönüş aldıkça daha motive oluyorsunuz ama sürekli reklamını yapmaya üşendim açıkçası.
Küçük ama samimi bir kitlenin okuduğunu bilmek bana daha özgür hissettirdi. Öyle devam ettim çünkü yazmak beni inanılmaz rahatlatıyor. Arada denk gelip okuyanlar ve yorum yapanlar içinde beni en çok gülümseteni (Süper) Cem oldu.

Teşekkürler... Selamlar, Saygılar efenim :)

9 Kasım 2014 Pazar

"...bir yetişkin için, aşık olmadan hayat sürmek asla tam anlamıyla heyecan ve tatmin yaşatmıyor.."

Eve döneli tam 3 ay oldu.

Şu yazı zamanlarımdaki enerjim, umudum, her şeyin çok daha güzel olacağı hissi yaklaşık bir ay önce Yiğit Özgür karikatüründeki gibi "Bu ne lan dünün aynısı?" hissine bıraktı okurcum.

Ne yapsam bu histen kaçamıyorum. Hayata dair hep heyecanlı ve hevesli olduğum halde hayat illaki monotona bağlıyor ve ben defalarca bunla yüzleşmeme rağmen bu hissi kabullenemiyorum.


Arkadaşlarımı ayrı ayrı gerçekten çok seviyorum, evimi de... İşim oldukça sıkıcı olmasına rağmen maddi anlamda şimdilik beni tatmin ettiği, yurt dışı seçenekleri olduğu ve patronumla iyi bir frekans yakaladığım için 2.5 senedir çalışmaya devam ediyorum.

Döndüğümden beri bazı arkadaşlarımla farklı aktiviteler yapma hevesimizi hala korumaya devam ediyoruz, bu gazımızı İstanbul gibi bir ortamda korumak gerçekten çok güç çünkü başta hareket etmek olmak üzere her şey epey zorlu bu şehirde.

Hissettiğim şey dönüş sonrası adaptasyon zorluğu mu olduğundan emin değilim ama artık aynı şeyleri yapmak ve aynı hayatı yaşamak konusunda motivasyonumu korumakta güçlük çekiyorum.
Hayatımda şu sıra değişmesini istemediğim tek şey sevdiklerim. Onlarla da farklı bir şeyler yaparak vakit geçirmek istiyorum.

Döndüğümden beri neler değişti diyecek olursanız;

Haftada 4 gün çalışıyorum.
Evim her daim düzenli ve temiz bu da oldukça huzurlu hissettiriyor bana.
Dışardan yeme alışkanlığımı haftada bir-iki gün gibi bir rakama düşürdüm.
Haftada iki-üç gün kendimle baş başa kalıyorum. Dinleniyorum, film izliyorum. Kimseye ihtiyacım olmadan.
Spora başladım.
Lindy hopa başladım.
Kardeşimle daha sık görüşür olduk.
Tez yazmaya başladım.

Kağıt üzerinde belki tatminkar ve iyi bir hayat ama gerçekten eğlendiğim zaman sayısı yaş büyüdükçe azalıyor. Büyüyünce yaşama dair o heyecanı korumak gerçekten çok güç oluyor, Beklentiler, memnuniyetsizlikler ve standartlar artıyor. Sıkıcı ama kolay hayatımı değiştirmek, yeniden başlamak zor geliyor, Sıradanlaşıyorum, bana sunulan hayatı kabullenmeye başlıyorum.

Bazen daha düzenli yaşıyorum, bankada param artıyor, bazen sıkılıp belki heyecanlı bir şeylere denk gelirim diye her teklifi kabul edip, kendimi hırpalarcasına oradan oraya koşuşturuyorum.

Tüm o "kimseye bağımlı olmadan kendinizle de mutlu yaşayabilmelisiniz" zırvalarına inat, bir yetişkin için, aşık olmadan hayat sürmek asla tam anlamıyla heyecan ve tatmin yaşatmıyor.

Üstelik yalnız kalmamak adına seviyeyi çok düşük tutanlardan değilseniz, aşık olmak bu ülkede en zor şeylerden biri. En son ergen zamanlarımda zırt pırt aşık olurdum. Sokağa çıksanız eliniz kolunuz vasata çarpıyor. Kadının da erkeğin de flört etme konusunda oldukça beceriksiz olduğu bir ülkede yaşıyoruz ve ben bir ara bu konuyla ilgili de yazacağım.

4 Ekim 2014 Cumartesi

Erasmus vizesiyle oturma izni almak zorunda mıyım? Almazsam serbest dolaşım hakkını kaybeder miyim?

Erasmus öğrencisi olduğum için Almanya'dan aldığım, üzerinde Schengen vizesi yazmayan, DEUTSCHLAND yazan çok girişli D tipi vizem vardı. Türkiye'ye dönüş yaptıktan sonra 15 Ekim'e kadar geçerli vizem ile 30 Eylül- 3 Ekim tarihleri arasında iş için İspanya'ya gitmem gerekiyordu. Bir işgüzar, öğrenci vizem ile giremeyebileceğimi, araştırmam gerektiğini söyleyince ben dert sahibi oldum.

İnternette araştırdım biraz. Forumlarda 3 ay içinde oturma izni alınmazsa D tipi vizeyle serbest dolaşıma izin verilmeyeceği yazıyordu. Konsolosluklara ulaşmak imkansızdı, hem İspanya hem Almanya'nın vize danışmanı firmaları aradım, ikisi de sorun olmayacağını söyledi. Onların konfirmasyonu ile aldım biletimi gittim.

Bu yazıyı yazıyorum çünkü aynı durumda olup giremeyeceğini düşünen biri varsa endişelerini gidereyim; RELAX, BAŞKA BİR SCHENGEN ÜLKESİNE GAYET RAHAT GİRİŞ YAPABİLİRSİNİZ. Sınır polisi bir an bile tereddüt etmeden, soru sormadan giriş izni verdi.

D tipi vizeyle oturma izni alınmadığı takdirde 3 ay içinde serbest dolaşım hakkının kaybedildiğine dair uygulama şu an söz konusu değil. Almanya'ya gittiğimizde oturma izni almamız gerektiğine dair bir bilgi vermediler bize. Belediyeye geldiğimizi haber verdik, çıkarken gittiğimizi haber verdik o kadar.

Bir de bu araştırmayı yapan muhtemelen D tipi vizesini almış olur da, yine de vize başvurusundan önce denk gelip okuyan olanlara tavsiyem; kek gibi vize istediğiniz tarihi akademik dönemin başlangıç- bitiş tarihi olarak yazmayın, geniş geniş isteyin. Ben ne kadar istediysem o kadar verdiler.

Umarım bu yazı birilerine yardımcı olur.
Sevgiler
T.


19 Eylül 2014 Cuma

Erasmus Günlükleri: Eve dönüş

Döneli yaklaşık bir buçuk ay oldu, beş kere yazmaya başlamış her seferinde vazgeçmiş taslak olarak kaydetmişim. Belki bu kez başarırım haydi bismiiiil.


Döndüğümden beri yaklaşık on gün İstanbul'un ve arkadaşlarımla tekrar görüşmenin tadını çıkardım, beş gün İzmir'e üç gün iş için Moskova'ya, üç gün Avşa'ya tatile gittim. Döndüğümde kardeşim benim evimden taşınmıştı, iki gün boyunca sadece temizlik yaptım, iki hafta önce tam altı aydan sonra tekrar işe başladım!


Hiçbir şey her zamanki gibi korktuğum gibi olmadı. Eski sevgilimle yaşadığım için aynı evde yalnız başıma yaşayacak olmanın üzüntü vereceğini düşünmüştüm ama tek hissettiğim evimi ne kadar özlediğimdi. Döndüğüm ilk andan itibaren harika hissediyorum, çalışmayı bile özlemişim. İçimde tuhaf bir tatmin var. Ergen zamanlarım gibi heyecanlı heyecanlı anlatmıyorum belki, kendime saklayabiliyorum artık. Şu ara dibine kadar hissediyorum  tatmin ve mutluluğu. Belki de yeniliğin verdiği bir tatmindir bu. Ne kadar sürer bilemiyorum.


Beş ay yurt dışında yaşadım. Çok heyecan verici değildi, çok tatminkardı sadece. Hayatımda hiç bu kadar özgür hissetmemiştim, dönüp baktığımda çok boş vaktim vardı, çok şey yapabilirdim desem de, belki de yapsaydım bu kadar özgür hissedemezdim diyip yaşadıklarımı olduğu gibi kabulleniyorum.
                           

Almanya'nın yaşadığım tarafları için söyleyebilirim ki, her şey istenilen düzeyde mükemmel. Abartı yok, gösteriş yok lakin tüm uygulamalar hayatı kolaylaştırır nitelikte.


Berlin ise Avrupa'da gördüğüm şehirler içerisinde en yaşanılası şehir. Vuruldum!
İnsanı boğmayan bir kozmopolitliği var, hayat var, aşk var, yalnızlık, neşe, heyecan, huzur, melankoli... Her şeyi hissediyorsun o şehirde.

Kültürel aktivitesi bol, festivalleri bitmiyor. Sayısız gece kulübü var, insanlar cuma- pazar arası aralıksız gece kulüplerinde takılıyorlar nerdeyse. Alkol ucuz. Gece kulübüne topuklu ayakkabı, abiye kıyafet ya da pür makyaj ile gitmek zorunda da değilsin. Kendin gibi olup gerçekten eğlenebiliyorsun. Batı Avrupa başkentlerine göre çok daha ucuz, ulaşım 7/24 nerdeyse mükemmel dakiklik ile devam ediyor, öğrenci kartınla aynı eyalet içindeki tüm şehirlere gitmek ve şehir içi ulaşım ücretsiz.


Bunlar pratikteki avantajları ama yetmiyor açıklamaya. Şehre girdiğim ilk andan itibaren hissettiğim özgürlüktür belki tüm büyüsü. Kimsenin sana karışmadığı bir yerde, gün batımını izleyip bira içince mutlu olmak için başka hiçbir şeye ihtiyacı yokmuş gibi hissediyor insan.


Ufkum açıldı okurcum. İnsan gibi yaşamak ne demek görmüş oldum. Burada herkes paranın derdine düşmüş çünkü herkes rahat yaşamak istiyor ve konfor anca lüks ile mümkün. Oysa öncelikle olarak devletin sağladığı hizmetler konforlu olsa lükse ihtiyacımız olmadığını da görürüz. Lüks yaşamak uğruna şimdiki zamandan da çalmayız belki.

                           


Hayatımı gözden geçirdim. Ben değiştim hayatım da aynı kalamazdı elbette.
Bundan sonra kendime daha çok zaman ve para harcamaya karar verdim. İçi değil dışa yatırım yapacağız bir süre. Sosyalleşme kavramımı acil olarak değiştirmem lazım. Almanya'dan önceki hayatıma baktığımda, sosyalleşmelerim genelde iş çıkışı yemek ve birkaç kadeh bir şey içki içmekten öteye gidememiş. Konuşmaktan başka paylaşabildiğimiz değişik anılar biriktirmek istiyorum sevdiğim insanlarla.


Sosyal medya başında daha az vakit geçirme kararı aldım ve geldiğimden beri de son derece uygulamaya çalışıyorum. Geldiğimden beri başından üşenip de ertelediğim bir iş olmadı henüz. Bu beni ruhen inanılmaz rahatlatıyor. Ertelemek meğer insanı ne kadar tüketiyormuş!

Tez yazmak için haftada bir gün izin aldım iş yerinden. Artık dört tam iş günüm, üç tatil günüm var.
Sanırım beni en çok mutlu eden şey bu oldu. Ne para, ne statü. Kendime ait zaman yaratabilmek beni en çok mutlu eden şey! Önceliklerimi buna göre belirleyeceğim bundan sonra.




Daha anlatacak o kadar şey var ki...

Yazamamın sebebi de buydu, asla bitiremiyorum, asla tüm düşüncelerimi bir yazıda toplayamıyorum.

Devamı gelecek.

T.

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Erasmus Günlükleri: Woodstock Festivali!

Son 5 Gün.

9 ağustos sabah 5'te Istanbul'da olacağım. 
Herkes gitti okurcum, her zaman gürültülü olan bu yurtta şimdi ne ışık, ne ses, ne insan var. İnanın 27 yıllık hayatımda böyle ızdırap görmedim. Sessizlik ve yalnızlık beni öldürüyor.

İnsan sona gelirken hikayenin başından beri olan kararlarını düşünüyor.
En başta gelme kararım, kesinlikle verdiğim en iyi kararlardan biriydi... 
Sonra Berlin yerine Frankfurt Oder'de yaşama kararım.
Aslında baştaki planım iki ay yurtta kalıp iki ay Berlin'de kalmaktı, ama Berlin'de ev bulmak gerçekten zorladı beni. Kendimi o zahmete sokmak istemedim. Şimdi düşünüyorum da, Berlin'de yaşasaydım her şey çok daha farklı olabilirdi.

Mesela?

Belki bambaşka bir çevreye sahip olur, bir sürü kültürel aktiviteye dahil olurdum. Gerçi o zaman da burada yaşamanın nasıl bir şey olduğunu merak eder, asla tam anlamıyla tatmin olmazdım gibime geliyor :)

Okuduğum bir köşe yazısından şu bölümü çok sevmiştim. 

"Şu dünyada insanın içini kıpırdatan ender sıfatlardandır ‘yeni’. Söylemesi bile güç verir. Başka türlüsünü düşlemeyi, beklemeyi çağrıştırır; insanın kalp atışını hızlandırır. Ve elbette, bu özellikleri yüzünden şu dünyada ‘yeni’ kadar içi boşaltılmış az sıfat vardır. Ambalajlanmış eskiler, küçük değişikliklerle cilalanan retorik kalıplar yeni diye yutturulmaya çalışılır. Oysa insan doğası, gerçekten yeni olanı aklından önce kalbiyle sınar, beden diliyle tepki verir. Bundan dolayı, ‘yeni gibi yeni’ olan, çıkar başköşeye oturur. Hakkı teslim edilir."

Gerçekten beni heyecanlandıran tek şey "yeni". Bu yüzden hayatımda hep yeni bir şeyler istiyorum.
Geriye dönüp bakınca hep yeniler aklımda kalmış, geçmişe dönmek istemem çünkü tekrar yaşasam ilk seferki kadar beni heyecanlandırmayacağını biliyorum o yenilerin. Onları o halleriyle bırakmayı ve üzgün olduğumda tutunacak anılarım olarak kalmasını seviyorum.

Buraya ilk geldiğimde her şey beni heyecanlandırmıştı, İstanbul'dan sonra küçük yerde yaşamak, yeni insanlar, yeni hayat. Bunun gazı bir süre gitti okurcum, sonra buradaki insanların heyecanlarına ortak olamadığımı farkettim. Çünkü buradaki birçok kişi muhtemelen ilk defa ailesinden uzakta yaşamış, uluslararası ortama ilk defa girmiş kişilerdi. Daha önce sahip olmadıkları sınırsız ve özgür bir seks hayatları ve partileri vardı. Yani sabahlara kadar partilerde sarhoş olup seks yapmak çok da çılgın şeyler değil elbette.Sadece ilk heyecanlar güzel. Ben de bu heyecanı kıskanmadım değil, ama benim için tüm bunlar zaten sahip olduğum şeylerdi. (Yaşım 27 come on!) Elbette nerdeyse her partiye katıldım, çok da sarhoş olup eğlendim ama benim aradığım başka bir şeydi sanki. Benim yenimdi.

Buraya gelmeden önce ise tek bir isteğim vardı, benimle birlikte gezecek kendi kafama uygun birilerini bulacak ve "yeni" anılar biriktirecektim. Benim kafama uygun birileri ise benimle yakın mizah anlayışına sahip, eğlence ile ciddiyeti dengelemeyi başaran biri olmalıydı. Burada o dengeyi bulamadım ben. Muhabbetinden keyif aldığım kişilerle muhabbet etmekten öteye geçemedik, partilerde keyif aldığım kişilerle de 4.5 ay boyunca yüzeysel muhabbetlerden öteye geçemedik.

Olmadı yani. 

Birçok tatlı insanla tanıştım içlerinden bazıları bundan sonra hep hayatımda da olabilir ama ben gerçekten benimle aynı frekansta birilerini bulamadım.  Neticede kendimden 4-5 yaş küçük insanlarla dolu bir ortamdan bahsediyoruz.

Bulsaydım buranın tozunu attırırdım o ayrı.

Tabi esas değerlendirmemi döndükten sonra yapacağım. En azından yapılacaklar listemdeki bir maddenin üzerini gittiğim bir festival sayesinde çizmiş olmaktan mutluyum. Woodstock müzik festivaline gitmek!



Woodstock: Dünyanın en büyük festivallerinden, ücretsiz!

                       

Line up'ın oldukça iyi olmasının yanında festival içerisindeki her şey ya bedava ya da bedava denilecek kadar ucuz. 1 saatte başka bir ülkedeki festivale ücretsiz olarak gittik. Gördüğüm en büyük festivaldi. Gerçekten bu kadarını beklemiyordum. Sabaha kadar festivaldeydik, yeme içme dahil toplamda 5 euro gibi komik bir rakam harcadık. 



Festival ortamlarında insanlar çok daha açık ve sempatik oluyorlar birbirlerine karşı. Benim için müziğin yanında insanların o pozitif ruh hali festivalleri güzel yapan. Yine de festivaller benim için günü birlik aktiviteler. Daha önce festivalde çadırda kalmış bir insan olarak çadırda günlerce vakit geçirmenin gerçekten hiç bana göre olduğunu düşünmüyorum:) 

Festival sayfası burada efendim, çıkan grupları inceleyin, bir dahaki sene aklınızda bulunabilir :) 
(https://www.facebook.com/events/761614077198518/?fref=ts)




11 Temmuz 2014 Cuma

Erasmus günlükleri: Bu dünyada iyi insanlar da var!

Okur okur okur...

Zor zamanda hep eşinden, dostundan, yakınlarından hayır görecekmişsin gibi düşünürsün, onlar sana sırt çevirince kendini yalnız hissedersin, hissetme!

Çünkü bu dünyada gerçekten iyi insanlar var. Hani seninle hiçbir vakit geçirmese de hatta tanımasa da, sadece zor durumda olduğun için, insan olduğun için, öyle basit değil hakikaten sabır gerektiren durumlarda yardım eden birileri illaki oluyor.

Dün kütüphanede çantamı kilitli kasalardan birine koyduğum an benim için tamamen bulanık, nereye koyduğumu, kitleyip kitlemediğimi bilmiyordum. Çıkışta kilidim başka bir kasayı açtı, kasanın içi boştu. Bir arkadaşımla yaklaşık bir saat tüm kasaları denediğimizi düşündük, bulamadık. Kasamı açık bıraktığıma nerdeyse emindim ama birinin çalma olasılığına inanmak istemiyordum. Tüm kartlarım, param, pasaportum, odamın anahtarları onun içindeydi. Bir anda evsiz, kimliksiz ve beş parasız kalmıştım.

Sabah tekrar gelip bütün kasaları kontrol edecektim ama çalınma olasılığı çok sinirimi bozmuştu. Almanca bilmeden tüm bürokratik işleri tek başıma yapacak olmak gözümde büyümüştü. Karakola gitmem gerekti ama Almanca bilmediğim için anlaşabileceğimizi düşünmüyordum. Bir arkadaşım vasıtasıyla tanıştığım ve sadece 5 dakika muhabbet ettiğimiz bir Alman kız benimle polis istasyonuna geldi, 3 saate yakın beni bekledi, teselli etti ve bunların hiçbirini insanı mahçup edecek bir tavırla yapmadı.

O gece anahtarım olmadığı için kalacak yerim yoktu, haberi alan bir arkadaşım kendi yatağını verdi.
Bu sabah çantamı buldum, oraya koyduğumu hiç hatırlamadığım başka bir kasanın içinde.

Gece yarısına kadar karakolda bekleyip hüngür hüngür ağlamama rağmen gecenin tek hayrı buradaki tek yakın Türk arkadaşımla aramızın tekrar düzelmesine vesile olması.

-Nerdesin Tansu?
-Alman bir kızla karakolda
-Gönder o kızı ben hemen geliyorum.

A1 Almanca seviyesine rağmen kahraman aşkısı :)) Yok gelme bizim burada işimiz bitti sayılır dememe rağmen koştu geldi.

Gerçek hayata dönüşüme bir aydan az zaman kaldı. Tek dileğim sorunsuz bir şekilde bu macerayı sonlandırmak :)

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Erasmus Günlükleri: Varoluşsal krizler

Hayatta iki tür insan vardır: birinci grup, hayatın ona sunduklarıyla her daim mutlu olanlar ya da sadece bunu kabul edenler, ikinci grup ise, nasıl bir hayat istediğini bilip tüm plan ve projelerini bu hayata ulaşmak için yapanlardan oluşur. İkinci grup genelde yaşlanma ve ölüm korkusu taşır çünkü yaşadıkları hayat ile kafalarındaki hayat hiçbir zaman tam olarak uyuşmaz. O istedikleri hayata kavuşmak için devamlı yeni şeyler denerler, asla yerinde durmazlar, istedikleri hayatı yaşayamadıkları için ömründen geçen her zamanı kayıp olarak değerlendirip telafi için daha fazla aktivite peşinde koşarlar.

Biliyorum çünkü ben de onlardan biriyim.

Hayatım boyunca hiç depresyona girmedim ama birkaç ayda bir, kısa süreli, yaşam amacımı ve varlığımı sorgulama ile birlikte gelen sıkılganlık ve bezginlik ile yaşamak zorunda kalıyorum. Herkesi, her şeyi bırakasım geliyor.

Bu yüzden gittim. Gittim çünkü acaba bu duygudan gidince kurtulabilecek miyim diye görmek istedim.


Bol bol vaktimin olduğu, eğlenceli bir ortamdan bildiriyorum size. Kimisi için hiç de söylenmeye müsait olmayan bir ortam benim için yine varoluşsal krizler yaşadığım bir yere döndü. Artık buradan da gitmek istiyorum. Tamam eğlendik ama bu boş hayat ile nereye kadar demeye başladım. Sonra dönüp İstanbul'daki hayatıma baktım, bazı yönleriyle buradan daha tatminkar olsa da onun da  beni tam olarak tatmin etmediğini anladım. Tutanacak bir şeyler bulamadım. Şu an tam aradayım. Nereye ait olduğumu bilmediğim yerde. Bildiğim tek şey var ki, mesele Türkiye'de yaşamak değilmiş, mesele benmişim okurcum.


Geçen gün arkadaşımla konuşuyorduk, eski insanların neden depresyona girmediğini.
Hani klişedir ya, onları eğitim ve yaşanmışlık seviyesiyle yargılarız, başka hayatları görmedikleri için başka hayatları arzulamayacaklarını, depresyonun bile ne demek olduğunu bilmediklerini dolayısıyla böyle sorunların olmadığını...

Gerçekten bu kadar basit mi?

Onların ruh halinin bizden daha dengeli olmasının nedeni bir çeşit "vizyonsuzluk"ları mı?

Peki ya biz? Hayatımızı ne yaparak geçiriyoruz? Pek çoğumuz, günümüzün çoğunu sadece yapmak zorunda olduğumuz ve hiçbir değer katmadan yaptığımız işlerde geçiriyoruz, ya arkadaşlarımızla pek de ufuk açmayan konuşmalar yapıyor, televizyon izliyor ya da internette vakit öldürüyoruz. Kendi yemeğimizi hazırlamak bile çoğunlukla külfet, dışardan söylüyoruz. Günlerimizi sadece zorunlu olduğumuz için yaptığımız şeyleri yaparak geri kalan zamanda ise kendimizi eğlendirmek ve rahatlatmak için çabalayarak geçiriyoruz. Bu hayatın içinde toplumum bize dayattığı amaçlar dışında kendi belirlediğimiz, üretebileceğimiz, değer katabileceğimiz hiçbir şey yok.

Engel olarak çoğunlukla para ve zamanı öne sürsek de aslında yapmak için isteğimiz yok. Çünkü tüketmek kolay. Tüm yaşamımız sadece tüketmek üzerine. Sadece tüketmeyi yücelten bu sistem, hayatta başka yüceltebileceği hiçbir amacı olmayan ruhları çürümüş nesiller yetişiyor.

Not: llustrasyon ve fotoğraflar;Subconscious" (Odlly Spliced), "Key Face" (Jeffrey Michael Harp), "Surreal Faces" (Muffinn)

22 Haziran 2014 Pazar

Erasmus günlükleri: OSLO!

Buraya gelmeden önce kendime söz vermiştim, sağlık sorunları olmadığı sürece yaşayacağım her şey kabulum olacak, plan yapmayacak, beklenti içine girmeyecektim. Lakin benim için plan yapmamak ya da beklenti içine girmemek imkansızmış.

Buraya gelir gelmez planlar yapmaya başladım; spor yapacaktım, almancamı geliştirecektim, mümkün olduğunca çok dans edecek hayatımın en sarhoş, en zıbıdık dönemlerinden birini yaşayacaktım, güzel arkadaşlıklar kuracaktım ve planladığım yerlere geziler düzenleyecektim.... Bunları yaparsam hayatımın bu dönemi benim için güzel ve tatmin edici geçmiş olacaktı.


Farketim ki, hayatımın her döneminde planlar-projeler üreten bir kadın olmuşum. Hayatım da benim bu projelerime inat hep planlarımı alt üst edecek gelişmeler çıkarmış karşıma. Buradaki hayatımla ilgili projeler üretirken, döndüğüm zamanki hayatımı da en başından planlamıştım. Sevgiliyi, evi, işi... Her şeyi bıraktığım gibi bulacaktım.

Sonra ben sevgilimden ayrıldım, ev sahibim kızının evlendiği ve onu yerleştireceği gerekçesiyle evi boşaltmamı istemiş. Şu an için işimle ilgili bir sorunum yok ama olursa da şaşırmam. Geldi mi hepsi birlikte gelir bilirsiniz.


Hayatımın son beş senesine bakıyorum, gerçekten hiçbir sene birbirinin aynısı değil. Hayatımın kontrolü bende değil kesinlikle, ben ne kadar plan yapmaya çalışsam da, hayatın bana dayattığı seçenekler arasında savrulurken en az hasar almaya çalışmışım hep. Önce hayatımın planladığım gibi gitmemesine çok bozulmuşum sonra krizi fırsata çevirecek planlar üretmişim. Evimden çıkacak olmama çok bozuldum mesela ama sevgilimden ayrılınca o evden de ayrılmanın yepyeni bir sayfa olacağını düşünerek mutlu ettim kendimi. Daha güzel bir eve, yepyeni eşyalarla taşınmak için para biriktirme hedefi koydum önüme. Bu benim hayatta kalma şeklim, başka türlü nasıl yaşanır bilemiyorum.

Lakin bu plan-proje işini çok fazla abartmamak lazım. Sonrasında çocuğu mavi gözlü olsun diye mavi gözlü eş arayan, bulamayınca mutsuz olacak kadar takıntılı kişilere dönüşmek muhtemel.

Spontanlık bazen güzeldir çünkü hiç planlamadığınız anılara fırsat doğurur. Benim buradaki tüm seyahatlerim gibi.

Bu sefer yolum Oslo'ya düştü. Ryanair'de 40 euroya promosyon bileti bulunca kimselere söylemeden biletimi almıştım. Sonra da kimsenin planı uymayınca kendi başıma gittim. Facebook'a yazdım, 2 gece oslo'da kalacağım, konaklama konusunda bana yardımcı olacak var mı diye... Sağolsun bir arkadaşım, arkadaşının evini ayarladı. Üstelik evinde kalacağım kişi o tarihlerde tatilde olacaktı, bir arkadaşı vasıtasıyla bana evinin anahtarını bırakmıştı. Çok tatlı bir mektup yazmış, benim için hoşgeldin pastası almış, dolaba yiyecek bir şeyler bırakmış.

 

Bana anahtarı vermekle görevlendirdiği arkadaşı da bir o kadar tatlıydı. İşi olmadığı zamanlarda benimle takıldı, bana kendi bisiklet kartını verdi böylece tüm gün toplu taşıma para vermeden bisikletle istediğim yerlere gittim, çalıştığı kafede bana ücretsiz yiyecek, içecek ikram etti ki bir pizzanın 20 euroya yakın bir şehirde bu gerçekten önemli bir jest.


Hiç tanımadığım kişilerin bu jestleri kendi başıma sıkıcı olacak bir geziyi güzel bir hikayeye dönüştürdü.

Oslo beni büyüleyen bir şehir olmadı ama "soğuk ülkelerin insanları da soğuk olur" önyargısına inat insanlarına bayıldım. Suratı asık kimseye rastlamadım nerdeyse. Sorduğunuz her soruya süper tatlılıkla cevap veriyorlar. Neşeli ve de kibar insanlar. Tam benim seveceğim türden laubali olmayan ama içten bir tarzları var.


Oslo çok çok pahalı bir şehir. Aldığım duyumlara göre, Stocholm veya Copenhag çok daha güzel ve daha ucuzmuş.

Oralara da gidip iskandinavya hakkında daha iyi fikirlere sahip olmak isterim açıkçası.
İki gün bir ülke hakkında fikir sahibi olmak için yetersiz elbette ama öğrendiğime göre eğitim, sağlık, aylık ortalama maaş vs seçenekleri düşününce Almanya'dan daha ilerde olduğunu söylemek mümkün değil. Lakin insanları çok daha cana yakın.

30 Mayıs 2014 Cuma

Erasmus günlükleri: Hamburg!

Beni hayatta en çok mutlu eden üç şey; özgürlük, önemsenmek ve de eğlenmek. Hayattaki önceliklerim, bir işe girişirken ki motivasyonum hep bu üç isteğe hizmet ediyor. Şu an İstanbul'daki hayatımdan tamamen farklı bir hayat sürüyorum. İki hayatı da çok net karşılaştırma imkanım var. Burada İstanbul'da hiç olmadığım kadar özgür hissediyorum. Ucuz, küçük bir yer ve param her şeye yetiyor, aktivitem bol, istediğim zaman istediğim ülkeye gidebilecek zamanım ve imkanım var. 

İstanbul'daki hayatımda ise gerçekten önemsendiğimi farkettim. Bunu farketmek için kilometrelerce öteye gitmeme gerek varmış demek ki. Belki çevremde çok fazla kişi olup onların içinden bir elin parmakları kadarının gerçekten samimi olduğunu bilmek bana bazen aksini düşündürüyordu ama kötü bir zamanımda benim için orada olacak illaki bir kaç kişi vardı hep.

Bir de İstanbul'daki hayatımda çok çok daha fazla güldüğümü farkettim. Arkadaşlarımla, sevgilimle, yüksek lisansta arkadaşlarımla, hatta hocalarımla, işte patronumla, gün nasıl geçerse geçsin neredeyse her gün, göbeğim çatlayana kadar beni güldüren bir olay ya da bir kişi olurdu. İki aydır burada o kadar sıklıkla kahkaha atmadığımı söyleyebilirim.

Yine de İstanbul'da öyle sıkışmış hissetmeye başlamıştım ki, ruhumun bu özgürlüğe çok ihtiyacı varmış.
Çok keyifliyim bu sebeple, döneceğim yer bıraktığım gibi keyifli olacak mı ondan emin değilim bu yüzden pek dönesim yok. Yine de bunları döndüğüm zaman kafaya takmaya karar verdim.

Bu uzun girizgahtan sonra çok eğlendiğim Hamburg gezisinde çektiğim fotoğrafları paylaşmak istiyorum.
Sadece sokaklarda boş boş yürüdük, aptalca şakalar yaptık. 
Bu yüzden şehirle ilgili çok fazla bilgi veremeyeceğim ama bana göre Berlin'den sonra Almanya'nın en güzel şehri. Kimisi için Berlin'den bile güzel.
 
Gidiniz mutlaka görünüz efenim.


Hamburg
 Hamburg

 Hamburg
 Hamburg


Hamburg

25 Mayıs 2014 Pazar

Erasmus Günlükleri: Kopenhag? Asla!

Frankfurt Oder'de hasta olduğum bir gün sırf kendimi mutlu etmek için ucuz bulup aldığım Kopenhag biletimle bu hafta sonu Kopenhag'a gidecektim. Cuma günü dersten sonra eve gittim, saatler öncesinden beni o otobüse götürecek trene saat kaçta bineceğimi biliyordum. Ama yine de o treni kaçırdım. Bir insan uçağı ya da otobüsü nasıl kaçırır diyordum öğrenmiş oldum, gerçekten değişik bir kafa oluyormuş. Otobüs firmasını arayıp beni 5 dakika beklemelerini rica ettim kabul etmediler. Bileti değiştirmek istedim, telefondaki kişi bilet türünü görebilmesine rağmen bileti yarın ofise gelip değiştirebileceğimi ve sorun olmayacağını söyledi. Değiştirebilme ihtimalinden dolayı rahattım, başka zaman da gidebilirdim.

Ertesi sabah erkenden ofise gitmek için yola koyuldum, benim öğrenci kartımın geçerli olmadığı bir trene binmişim yanlışlıkla. Normal şartlarda ücretsiz gidebildiğim yolculuk için 30 EURO ödedim. Bilet kontrolü sırasında bunu bilmediğimi ve inmek istediğimi söylediğimde "ya bilet parasını ödersin ya polis çağırırım" dedi hayatımda gördüğüm en kaba kadın. "1 dakika dinler misiniz?" dediğimde "dinleyemem senin için 1 dakikam yok, bilmemen senin problemin gibi" bir cevap aldım. Parayı ödedim ama kadının tavrı aşırı sinirimi bozmuştu. Gittikten sonra ağladım.

Turistleri kandıran ve kötü davranan insanlardan nefret ediyorum. O ülke ve insanları hakkında inanılmaz kötü bir referans oluyorlar.Almanlarla ilgili ön yargımdan kurtulmak için inanılmaz derece çabalasam da bu gerçekten mümkün değil. Esneklik yok, hoşgörü yok. Aşırı direktler. Ülkenin hayat standartları oldukça yüksek olsa da, kendi disiplinlerinde boğulduğunu düşünüyorum Almanların. Yardımlaşma alışkanlıkları olsa belki hayatı kendileri için daha çekilir yapabilirler.

Talihsizlikler bunla da bitmedi, Berlin'deki otobüs şirketine ulaştığımda, söylenenin aksine promosyon bileti olduğu için tarihleri değitştiremeyeceklerini söylediler. Biletim yanmış oldu yani.

Tüm bunları oraya gitmemek için bir işaret olarak kabul etsem de şu an eskisinden daha çok gitmek istiyorum...




4 Mayıs 2014 Pazar

Erasmus Günlükleri: Prag!

Okur okur okur...

Geldiğim andan itibaren hiç yabancılık çekmedim Almanya'da.
Ulaşımın rahatlığını, insanların sakinliğini, her yerin yeşil olmasını, alışveriş sırasında cüzdanımı bulamadığım zaman arkada sabırsızlanıp "öfleyen" insanların olmayışını, korno sesi duymayışımı, her şeyi bayağı bayağı seviyorum.Üstelik her gün kötüye giden ülke gündeminden de tam vaktinde uzaklaştığımı düşünüyorum.
Birkaç ay sonra ben de sizlerle tüm bu sıkışmışlık, çaresizlik ile bezeli boğucu yaşam koşullarına geri döneceğim merak etmeyin, birkaç aylığına nefes alıyorum burada :)

İstanbul'da gerek arabamın olmayışı gerek toplu taşıma ve trafik çilesi gibi sebeplerle Taksim- Beşiktaş-Ortaköy hattına hapsetmiştim kendimi. Hem Ortaköy gibi bir yerde yaşamanın avantajından hem de rahat yaşama isteğine belki de birçok kişiden fazla olan düşkünlüğümden dolayı ne uzak yerde yaşayabilirim, ne de hafta sonları saatlerce trafikte kalacağımı bile bile toplu taşıma ya da taksi ile uzak yerlere gezmeye gidebilirim.
Bir şeyler yapmak için motivasyonumu arttıran şey; konfor ve rahatlık. Türkiye'de konfor çoğu kez lüks ile mümkün, Almanya'da ise devletin sağladığı hizmetler çoğunlukla konforlu.

Avrupa'da yaşamanın diğer bir avantajı ise tabii ki seyahat özgürlüğü, bu sebeple ben de daha önce yolumun düşmediği Prag'a gittim.

Berlin'den Prag'a otobüs ile 5 saatte gittim. Orange Ways otobüs şirketiyle gidiş-dönüş bilet tutarı 40 EURO!

Avrupa'da birçok şehir görmüş biri olarak artık şehre dair gördüğüm şeyler beni şaşırtamaz diye düşünüyorum. Dolayısıyla bir şehri diğerinden daha çok sevmemi sağlayan şey şehrin havası ve de insanları.

Prag bu anlamda fethetti beni. Sıkıcı değil ama metropol yoruculuğu da yok.
Güzel bir denge var. Oldukça kısa bir zaman geçirmiş olsam da, Avrupa'da en yaşanabilecek şehirlerden biri olarak göründü gözüme.

Tarihi bilgi vermeyeceğim, aşağıda bahsedeceğim yerlerin tarihini google'da arayabilirsiniz. Bana kalırsa Prag'ı tam olarak yaşamak için 3 gün ayırın, tarihi yerleri bir günde kolaylıkla bitirirsiniz ama bir şehre kısa zaman harcamak, sadece meşhur yerlerine gidip fotoğraf çekmek oldukça sıkıcı. Meşhur yerleri bitirip şehre biraz daha alıştıktan sonra vakit geçirmek kesinlikle daha keyifli oluyor.

Prag'a gittiğinizde mutlaka görmeniz gerekenler yerler;

Prague Castle


St. Vitrus Cathedral (Photo by )




Old Town Square

Charles Bridge (Özellikle geceleri manzarası şahane)


Letna (Beer Garden)




National Museum'un altında, nehrin tam kenarında Nominanza River'a mutlaka gidin.



Grup iseniz ve hepiniz bira seviyorsanız, The Pub Praha'ya gitmenizi öneririm.

10 kişi bir masaya oturabiliyor ve fotoğrafta gördüğünüz gibi çeşmeden bira içebiliyorsunuz. Herkes bir numara belirliyor ve herkes numarasına göre birasını alıyor. Kimin ne kadar içtiği belli ve çok daha ucuza geliyor bira.




Oralara kadar gitmişken, Çek birası Staropramen ve geleneksel çek yemeği Goulash'ı denemeyi unutmayın.
Görüşmek üzere!
Tansu


28 Nisan 2014 Pazartesi

Erasmus günlükleri.

Merhaba.

Bugün itibariyle Frankfurt Oder'de 1. ayımı doldurmuş bulunmaktayım.

Frankfurt Oder, Polonya sınırında küçük bir şehir. Lokasyon olarak benim için harika, küçük bir yer olduğu için her yere yürüyerek gidebiliyorsun, ulaşım kolay ve konforlu, canın sıkılırsa 45 dakikada Berlin'desin -ki Berlin ayrıca bahsedilmesi gereken bambaşka bir diyar, 7/24 her yerin açık ve alışverişin ucuz olduğu Polonya'nın Slubice isimli kasabasına yürüyerek geçmek 10 dakika!


Kaldığım yurt harika, Almanya'da öğrenci olacaksınız yurt seçeneğini değerlendirin derim, yurtlar çoğunlukla oldukça iyi. Evden hiçbir farkı yok, çok daha ucuza belki de daha iyisinde kalabilirsiniz.
Almanya ile ilgili sevdiğim şeyler; Sosyal Devlet kavramı epey gelişkin, buradaki insanların gelecek ile ilgili kaygısı ya da stresi yok, statü önemli bir kavram değil, zaten neredeyse herkes aynı standartlarda yaşıyor, diğer Batı Avrupa ülkelerine göre her şey daha ucuz, ulaşım mükemmel, aynı eyaletin civar şehirlerine gitmek öğrenci kartıyla ücretsiz, geri dönüşüm mantığı harika. Her plastik şişenin ambalajında geri dönüşüm işareti var ve her markette bu şişeleri atabileceğiniz bir makine mevcut. Her plastik şişe için 25 cent alıyorsunuz ve bu rakam Almanya için hiç de az bir meblağ değil. Birkaç şişeyle ücretsiz bir bira alabilirsiniz! :)

Ulaşıma harcamadığım zaman ile birçok şey için zamanımın kaldığını farkettim, bu zamanı şu sıra tembellik için harcamış olsam da, spor yapmak ve de almanca öğrenmek için daha fazla vakit harcamayı planlıyorum.

Daha önce Almanya'nın batısında bulunmasaydım Almanlar ile ilgili genel ön yargılara katılabilirdim lakin Batı Almanya ile burası oldukça farklı. Bu şehirdeki Almanlar'ın iletişime çok açık olmadığını ve de yabancı sevmediklerini söyleyebilirim. İngilizce bilmiyor ya da konuşmak istemiyorlar ama iyi tarafından bakacak olursanız bu durum sizi Almanca öğrenmeniz için zorluyor.


Buraya gelirkenki planım, çok gezmek, güzel arkadaşlıklar edinmek, çok dans etmek, fotoğrafçılık yeteneklerimi geliştirmek ve de yurt dışında yaşam ile ilgili fikir sahibi olmaktı. Bakalım kaçını istediğim düzeyde gerçekleştirebileceğim.

Erasmus günlüklerimi paylaşmayı ve daha sık yazmayı düşünüyorum.
Görüşmek üzere!
Tansu