23 Aralık 2012 Pazar

Bir yılın daha sonuna geldik...

2012...

Çok karaktersiz bir yıl oldu benim için. Ne çok iyi geçti diyebiliyorum, ne çok kötü... Yine de sonlara doğru güzel olaylara vesile olduğu için sevdiğim yıllar tarafına zorla iteliyorum kendisini.


Bu yılın başında iş için Dubai'ye gittim. İlk iş seyahatimdi, oldukça güzel bir deneyim oldu. İlk heyecanların her zaman güzel bir tadı vardır, hep güzel hatırlarsınız. Kaşarlandıktan sonra iş seyahatleri size normal gelmeye başlar, hatta bazen angarya.

 
                                  


Michael Jackson'ı izleme şansını kaçırdığım için hala daha hayıflanırım kendi kendime. Sahne şovları efsanevi olan bir diğer efsanevi şarkıcı Madonna'yı asla kaçıramam diyerek ilk defa bu kadar çok para verdiğim bir konser deneyimim oldu. Sahne şovu inanılmaz olsa da, ses sisteminden mi, ortamdan mı kaynaklandığını bilmediğim bir enerji düşüklüğü vardı, beklentilerimin biraz altında kaldı. Yine de kendim için böyle bir şey yaptığım için mutluyum. Bu konsere gitmek için 1 saatlik izin alma isteğim, iş yerinde olay haline geldi ve o iş yerinden ayrılmama neden oldu. Beni çok yıpratan bir yerdi, buna vesile olduğu için ayrıca hayırlı bir konser olduğunu düşünüyorum :)


Belki böyle şeyleri burada bahsetmemeliyim, belki de "amaaaan neyse ne işte ya" diyerek yardırıyorum okurcum, sıkı dur. Bu sene ayrıldığım iş yeri; şu ana kadar çalıştığım, tartışmasız en boktan yerdi. Hem maddi, hem manevi anlamda çalışanlarını bu kadar sömüren başka bir iş yeri daha görmedim, ki ben maaşını yeterli bulmadığım için, ya da o işin bana daha fazla bir şey katamayacağını vb düşündüğüm için idealist sebeplerle birkaç iş değiştirmiş, hepsiyle de çok iyi ayrılmış bir insanım. Orada o kadar ay çalıştığım için bile kendimi kınıyorum. Ayrıldıktan sonra kendimi daha güçlü hissediyorum, belki yaşamam gereken bir deneyimdi ama bir daha mecbur kalmadığım sürece bu zihniyete sahip insanların olduğu bir yerde asla çalışmayacağım.


Siz hizmetinizi satarsanız, işveren de karşılığında size para verir. Bu ilişkide kimse birbirine sahip değildir, herkes diğerinin benliğine saygı duymak zorundadır. Senden yıllar önce orada başlamış diye, yöneticilik anlamında hiçbir vasfa sahip olmayan, yönlendirmek, eğitmek, motive etmek gibi en temel yöneticilik vasıflarını bile yerine getiremeyip, pozisyonun gücüyle sadece mobing yapan kişiye itaat etmeni bekleyen bir yöneticilik anlayışı olamaz. Bunu yapmadığın zaman da "senin ast-üst ilişkilerinde sorunların var" denemez.
Bir sürü farklı yönetici ile çalıştım, her yöneticinin ve kurumun kendi kültürü ve idari uygulamaları vardır ancak bütün ömrünü tek bir şirkette geçirmiş, patronunun doğrusu kendi doğrusu haline gelmiş, vizyonu kısıtlı insanların kendi doğrularını genel geçer gibi söylemeye çalışması da benim dikkate almayacağım bir tavsiyedir.


Bu işi bir daha asla yapmam dediğim anda kendimi yine aynı işi yaparken buldum. Aslında başta çok keyifli bir iş olduğunu düşünmüştüm ama şirket içi yaşananlar beni sektörden ve işten oldukça soğutmuştu. Yine de ince eleyip sık dokuma amacıyla bütün bir yazımı mülakatlara giderek geçirdim; çalışma şartları + pozisyon + lokasyon olarak değerlendirdiğimde bana en makul gelen ve yüksek lisans süresince bildiğim bir işi yapmanın daha rahat olacağını düşündüğüm için, şimdiki işimde çalışmaya başladım ve ne kadar doğru karar verdiğimi anladım. İş ortamının ve patronlarımın versah versah daha iyi olduğu bu şirkette performansım da iki kat arttı. Performans da biraz motivasyonla ilgili tabii, yöneticilik dersi isteyenlere duyurulur.




Biraz da İstanbul Bilgi Üniversitesi'ndeki yüksek lisansımdan bahsetmek istiyorum. Hakkında çıkan bir sürü olumlu ve olumsuz eleştirinin olduğu bir okul. Doğru mudur bilmiyorum ama diğer bütün üniversitelerin vakıf üniversitesi sıfatına karşılık, özel üniversite sıfatındaki tek okul olduğunu duymuştum. İşte ben de buradaki ikiyüzlülüğü anlamıyorum. Devlet üniversitelerin bile gece programlarının ticarete döküldüğü, 1 yıllık tezsiz programlarının benim 2 yıllık tezli program için verdiğim ücretten daha yüksek olduğu, 30-40 kişiyi bir sınıfa doluşturup üstelik gece programına katıldıkları için biraz daha başarısız ve sadece parasıyla okuyan insan muamelesi gördüğü üniversiteler sırf sıfatından dolayı mı Bilgi Üniversitesi'nden farklı oluyor anlamıyorum. Sadece okuma lüksü olmayıp aynı zamanda çalışması ve gece programlarına katılması gereken bütün öğrenciler için yüksek lisans paralı, bütün okullar için de ticaret meselesi. Diğer bölümleri bilmemekle birlikte Medya ve İletişim Sistemleri bölümü için Bilgi Üniversitesi'nin gerçekten güzel bir kadro kurduğunu söyleyebilirim. Medya ve İletişim "Sistemleri" bölümü altında verilen dersler, felsefeyi de dahil ederek, medya alanında; daha berrak ve farklı düşünmeyi öğretmek amacıyla dizayn edilmiş. Akademisyenleri çok donanımlı, dersler oldukça keyifli geçiyor ayrıca "bende bilgi var, sende bilgi yok, dinle ki öğrenesin" öğretmen anlayışından uzaklar. Akademisyenler öğrencilerle olan duvarları kaldırmışlar, ulaşılabilirler, saatlerce muhabbet edilebilirler ve derslerde daha çok moderatör görevini üstleniyorlar. Bütün okul hayatımız boyunca bu şekilde bir eğitim görseydik, hepimizin özgüveni çok daha yüksek olurdu bence. Lisans hayatımı Devlet Üniversitesi'nde ayrı keyifli geçirdim, yüksek lisans hayatımı Bilgi Üniversitesi'nde çok ayrı keyifli geçiriyorum ve iyi ki burdayım diyorum.

                                       

Son olarak iki cümleyle özetlenebilecek aşk hayatım için şunları söyleyebilirim; bu sene hiç aşık olmadım, hiç midemde kelebekler uçuşmadı, hayattaki dramalardan çok uzak kaldım. Ufak tefek şirin kaçamaklar oldu elbette ama çok da bahsetmeye değer şeyler değildi.

2013'ten beklentim ise; kesinlikle aşk. Beni deli edecek, enerjimi ikiye katlayacak, her şey neden bu kadar güzel ya dedirtecek, insanların nefret ettiği bir sevgi pıtırcığına dönüşeceğim bir aşk diliyorum... Kendime ve ihtiyacı olan herkese...


Bu yılbaşını beraber çok eğlendiğim bir arkadaşımla Kıbrıs'a giderek kutluyorum..."Yılbaşında n'apcaz?" sorusundan kurtulduğum için de ayrıca mutluyum.. :)

Herkese iyi yıllar.
Tansu

Not: Fotoğraflar Pinterest'ten ve bir doz minik güzel şey blogundan alınmıştır.





6 Aralık 2012 Perşembe

Mutlululuğa lanetlenmiş kadınlar.


Kendini beğenmiş, özgür ruhlu, egosu yüksek adamlara aşık olmaya eğilimli ama kendinden de taviz veremeyecek kadar ego sahibi bir kadın olarak lanetlenmişsin. Adamdan ölesiye etkilenmişsin, onu inanılmaz istemişsin, sana dokununca içinin yağları erimiş, o varken diğer herkes önemsiz gelmeye başlamış... Onunla olma şansını kaybetmemek için uyumlu olmak istiyorsun. Kadın olmanın, hele ki egosu yüksek bir kadın olmanın sonucu şımartılmak ve istediği ilişkiyi yaşama lüksünden bile taviz verebiliyorsun. Ama biraz da onun değişmesini istiyorsun... Adamın kendinden asla taviz vermez hallerine katlanmak ağır geliyor...  Kendini mağdur, ilgi ve sevgiye muhtaç bir kadın gibi hissederken kendinle barışık yaşamaya devam edemezsin. Görüyorsun aslında. Sorunu o kadar net görüyorsun ki...  Bu kadar bariz ve de basit bir sorunun çözümsüzlüğü seni inanılmaz yıpratıyor. İki dev egonun kendinden taviz vermemesi sonucu yaşanabilecek onca güzel andan vazgeçiyorsunuz... En çok da onun vazgeçmesi seni incitiyor. Kendinden taviz vermedin belki ama mutlu da değilsin. Biliyorsun ama, o adam kendi kurallarını kabullenen daha kolay, daha basit bir kızla seni tamamen unutabilir ama sen bir süre, hatta belki çok uzun bir süre o frekansı başka bir adamda bulamayabilirsin. Bundan daha mutlu olamayabilirsin. Ve işin en kötü tarafı da.. Aslında adamın kendine güvenini, sensiz de olabileceği düşüncesini, elde edilmezliğini, özgür tavırlarını çekici bulmana rağmen onun bu özelliğini değiştirmeye çalışıyorsun.