23 Aralık 2012 Pazar

Bir yılın daha sonuna geldik...

2012...

Çok karaktersiz bir yıl oldu benim için. Ne çok iyi geçti diyebiliyorum, ne çok kötü... Yine de sonlara doğru güzel olaylara vesile olduğu için sevdiğim yıllar tarafına zorla iteliyorum kendisini.


Bu yılın başında iş için Dubai'ye gittim. İlk iş seyahatimdi, oldukça güzel bir deneyim oldu. İlk heyecanların her zaman güzel bir tadı vardır, hep güzel hatırlarsınız. Kaşarlandıktan sonra iş seyahatleri size normal gelmeye başlar, hatta bazen angarya.

 
                                  


Michael Jackson'ı izleme şansını kaçırdığım için hala daha hayıflanırım kendi kendime. Sahne şovları efsanevi olan bir diğer efsanevi şarkıcı Madonna'yı asla kaçıramam diyerek ilk defa bu kadar çok para verdiğim bir konser deneyimim oldu. Sahne şovu inanılmaz olsa da, ses sisteminden mi, ortamdan mı kaynaklandığını bilmediğim bir enerji düşüklüğü vardı, beklentilerimin biraz altında kaldı. Yine de kendim için böyle bir şey yaptığım için mutluyum. Bu konsere gitmek için 1 saatlik izin alma isteğim, iş yerinde olay haline geldi ve o iş yerinden ayrılmama neden oldu. Beni çok yıpratan bir yerdi, buna vesile olduğu için ayrıca hayırlı bir konser olduğunu düşünüyorum :)


Belki böyle şeyleri burada bahsetmemeliyim, belki de "amaaaan neyse ne işte ya" diyerek yardırıyorum okurcum, sıkı dur. Bu sene ayrıldığım iş yeri; şu ana kadar çalıştığım, tartışmasız en boktan yerdi. Hem maddi, hem manevi anlamda çalışanlarını bu kadar sömüren başka bir iş yeri daha görmedim, ki ben maaşını yeterli bulmadığım için, ya da o işin bana daha fazla bir şey katamayacağını vb düşündüğüm için idealist sebeplerle birkaç iş değiştirmiş, hepsiyle de çok iyi ayrılmış bir insanım. Orada o kadar ay çalıştığım için bile kendimi kınıyorum. Ayrıldıktan sonra kendimi daha güçlü hissediyorum, belki yaşamam gereken bir deneyimdi ama bir daha mecbur kalmadığım sürece bu zihniyete sahip insanların olduğu bir yerde asla çalışmayacağım.


Siz hizmetinizi satarsanız, işveren de karşılığında size para verir. Bu ilişkide kimse birbirine sahip değildir, herkes diğerinin benliğine saygı duymak zorundadır. Senden yıllar önce orada başlamış diye, yöneticilik anlamında hiçbir vasfa sahip olmayan, yönlendirmek, eğitmek, motive etmek gibi en temel yöneticilik vasıflarını bile yerine getiremeyip, pozisyonun gücüyle sadece mobing yapan kişiye itaat etmeni bekleyen bir yöneticilik anlayışı olamaz. Bunu yapmadığın zaman da "senin ast-üst ilişkilerinde sorunların var" denemez.
Bir sürü farklı yönetici ile çalıştım, her yöneticinin ve kurumun kendi kültürü ve idari uygulamaları vardır ancak bütün ömrünü tek bir şirkette geçirmiş, patronunun doğrusu kendi doğrusu haline gelmiş, vizyonu kısıtlı insanların kendi doğrularını genel geçer gibi söylemeye çalışması da benim dikkate almayacağım bir tavsiyedir.


Bu işi bir daha asla yapmam dediğim anda kendimi yine aynı işi yaparken buldum. Aslında başta çok keyifli bir iş olduğunu düşünmüştüm ama şirket içi yaşananlar beni sektörden ve işten oldukça soğutmuştu. Yine de ince eleyip sık dokuma amacıyla bütün bir yazımı mülakatlara giderek geçirdim; çalışma şartları + pozisyon + lokasyon olarak değerlendirdiğimde bana en makul gelen ve yüksek lisans süresince bildiğim bir işi yapmanın daha rahat olacağını düşündüğüm için, şimdiki işimde çalışmaya başladım ve ne kadar doğru karar verdiğimi anladım. İş ortamının ve patronlarımın versah versah daha iyi olduğu bu şirkette performansım da iki kat arttı. Performans da biraz motivasyonla ilgili tabii, yöneticilik dersi isteyenlere duyurulur.




Biraz da İstanbul Bilgi Üniversitesi'ndeki yüksek lisansımdan bahsetmek istiyorum. Hakkında çıkan bir sürü olumlu ve olumsuz eleştirinin olduğu bir okul. Doğru mudur bilmiyorum ama diğer bütün üniversitelerin vakıf üniversitesi sıfatına karşılık, özel üniversite sıfatındaki tek okul olduğunu duymuştum. İşte ben de buradaki ikiyüzlülüğü anlamıyorum. Devlet üniversitelerin bile gece programlarının ticarete döküldüğü, 1 yıllık tezsiz programlarının benim 2 yıllık tezli program için verdiğim ücretten daha yüksek olduğu, 30-40 kişiyi bir sınıfa doluşturup üstelik gece programına katıldıkları için biraz daha başarısız ve sadece parasıyla okuyan insan muamelesi gördüğü üniversiteler sırf sıfatından dolayı mı Bilgi Üniversitesi'nden farklı oluyor anlamıyorum. Sadece okuma lüksü olmayıp aynı zamanda çalışması ve gece programlarına katılması gereken bütün öğrenciler için yüksek lisans paralı, bütün okullar için de ticaret meselesi. Diğer bölümleri bilmemekle birlikte Medya ve İletişim Sistemleri bölümü için Bilgi Üniversitesi'nin gerçekten güzel bir kadro kurduğunu söyleyebilirim. Medya ve İletişim "Sistemleri" bölümü altında verilen dersler, felsefeyi de dahil ederek, medya alanında; daha berrak ve farklı düşünmeyi öğretmek amacıyla dizayn edilmiş. Akademisyenleri çok donanımlı, dersler oldukça keyifli geçiyor ayrıca "bende bilgi var, sende bilgi yok, dinle ki öğrenesin" öğretmen anlayışından uzaklar. Akademisyenler öğrencilerle olan duvarları kaldırmışlar, ulaşılabilirler, saatlerce muhabbet edilebilirler ve derslerde daha çok moderatör görevini üstleniyorlar. Bütün okul hayatımız boyunca bu şekilde bir eğitim görseydik, hepimizin özgüveni çok daha yüksek olurdu bence. Lisans hayatımı Devlet Üniversitesi'nde ayrı keyifli geçirdim, yüksek lisans hayatımı Bilgi Üniversitesi'nde çok ayrı keyifli geçiriyorum ve iyi ki burdayım diyorum.

                                       

Son olarak iki cümleyle özetlenebilecek aşk hayatım için şunları söyleyebilirim; bu sene hiç aşık olmadım, hiç midemde kelebekler uçuşmadı, hayattaki dramalardan çok uzak kaldım. Ufak tefek şirin kaçamaklar oldu elbette ama çok da bahsetmeye değer şeyler değildi.

2013'ten beklentim ise; kesinlikle aşk. Beni deli edecek, enerjimi ikiye katlayacak, her şey neden bu kadar güzel ya dedirtecek, insanların nefret ettiği bir sevgi pıtırcığına dönüşeceğim bir aşk diliyorum... Kendime ve ihtiyacı olan herkese...


Bu yılbaşını beraber çok eğlendiğim bir arkadaşımla Kıbrıs'a giderek kutluyorum..."Yılbaşında n'apcaz?" sorusundan kurtulduğum için de ayrıca mutluyum.. :)

Herkese iyi yıllar.
Tansu

Not: Fotoğraflar Pinterest'ten ve bir doz minik güzel şey blogundan alınmıştır.





6 Aralık 2012 Perşembe

Mutlululuğa lanetlenmiş kadınlar.


Kendini beğenmiş, özgür ruhlu, egosu yüksek adamlara aşık olmaya eğilimli ama kendinden de taviz veremeyecek kadar ego sahibi bir kadın olarak lanetlenmişsin. Adamdan ölesiye etkilenmişsin, onu inanılmaz istemişsin, sana dokununca içinin yağları erimiş, o varken diğer herkes önemsiz gelmeye başlamış... Onunla olma şansını kaybetmemek için uyumlu olmak istiyorsun. Kadın olmanın, hele ki egosu yüksek bir kadın olmanın sonucu şımartılmak ve istediği ilişkiyi yaşama lüksünden bile taviz verebiliyorsun. Ama biraz da onun değişmesini istiyorsun... Adamın kendinden asla taviz vermez hallerine katlanmak ağır geliyor...  Kendini mağdur, ilgi ve sevgiye muhtaç bir kadın gibi hissederken kendinle barışık yaşamaya devam edemezsin. Görüyorsun aslında. Sorunu o kadar net görüyorsun ki...  Bu kadar bariz ve de basit bir sorunun çözümsüzlüğü seni inanılmaz yıpratıyor. İki dev egonun kendinden taviz vermemesi sonucu yaşanabilecek onca güzel andan vazgeçiyorsunuz... En çok da onun vazgeçmesi seni incitiyor. Kendinden taviz vermedin belki ama mutlu da değilsin. Biliyorsun ama, o adam kendi kurallarını kabullenen daha kolay, daha basit bir kızla seni tamamen unutabilir ama sen bir süre, hatta belki çok uzun bir süre o frekansı başka bir adamda bulamayabilirsin. Bundan daha mutlu olamayabilirsin. Ve işin en kötü tarafı da.. Aslında adamın kendine güvenini, sensiz de olabileceği düşüncesini, elde edilmezliğini, özgür tavırlarını çekici bulmana rağmen onun bu özelliğini değiştirmeye çalışıyorsun.

18 Kasım 2012 Pazar

Take me to the Ocean

Bazen hayatta birçok şey kötü giderken bile sadece iyi giden bir şeye tutunup her şeyin güzel olacağına dair inanılmaz bir enerji ve tatmin buluyorsun içinde, bazen her şey düzgün gitse bile, sıkılganlık, tatminsizlik, huzursuzluk yaşıyorsun. Üç doğru bir yanlışı bile götürmüyor bazen.

Kimi insanların, kendine sunulan hayattan fazlasında gözü olmuyor. Benim çevremdeki çoğu insan için ise bunla yetinmek çok zor. Kendine sunulandan hep daha fazlasını istiyor. Çoğunun ertelenen hayaller ve gerçekleştirilmemiş fırsatlarla dolu içi. 

                                                                             
Şu an için, işimden keyif alıyorum, yüksek lisanstan keyif alıyorum, spora bile başladım. Spora başlama ve daha sağlıklı olmak adına adım atmış olma fikri ayrı, sporun kendisi ayrı keyif veriyor. 
Ne ailemle, ne arkadaşlarımla ne de iş ortamında herhangi bir sorunum var. Yine de huzursuz bir ruh hali içindeyim. Uzun süredir yerimde sayıyormuşum gibi hissediyorum. Sağa sola savrulmadan değiştirmeliyim hayatımı, bir sıçrayış gerekiyor. 

                                                                          
Kendini iyi tanıyan insanlar daha güçlü olurlar. Kendini tanıyıp, sıkıntılarının nedenleri bildiğin zaman kendini salmıyorsun, değiştirmek için çabalıyorsun en azından.

Ben ne zaman istediğim hayatı yaşamıyorum düşüncesine kapılsam, bu huzursuz ruh haline bürünüyorum. 
Benim için ne yaptığım, nerede olduğum önemli değil, kimle olduğum önemli. İstediğim her yere gidebilirim, istediğim her şeyi yapabilirim gibi hissediyorum ama istediğim frekansta birilerini bulmak, çoğu zaman mümkün olmuyor. Uzun süredir, hayata bakış açısıyla, yaptıklarıyla, düşündükleriyle, enerjisiyle, şaşırtan ve ilgimi çekmeyi başaran kimseyle tanışmadım. Sıradanlaştı her şey. 



Sıradanlık kabul edilebilir bir şey değil benim için.
Hayatımı -benim sıradanlığı algılayışımla orantılı- sıradan olmayan bir şekilde yaşamaya kararlıyım. Düşünsel boyutta birçok kişiden ayrıldığımı biliyorum ama bunu gerçek yaşamda başaramadığım zamanlar oluyor. Bazen başardığımı hissediyorum, o zaman bu huzursuzluk geçiyor. Belli ki şu aralar hissetmediğim için, yine, o aceleci ruh haline geri döndüm.
Hayatı kaçırmama acelesi bu.
Aynı frekansta olmayanların asla anlam veremeyeceği bir şey.

                                                                            
Hatırlıyorum, en son bundan 5 sene önce de böyle hissetmiştim. O zamanlar Gençlik Projelerinden yeni yeni haberdar olmaya başlamıştım. Ben kendi mütevazi dünyamda arkadaşlarımla Alsancak'a gidip bira içmek ile yetinirken, bir sürü kişinin çok uygun paralar karşılığında yurtdışındaki projelere katılabildiğini öğrenmiştim. İngilizcem çok iyi değildi o sıralar, ama ben acayip kafayı takmıştım. Sürekli ingilizce motivasyon mektupları yazıp, olumsuz cevaplar alıyordum. Bu azmim ingilizcemin gelişmesinde epey etkili oldu, sonunda  iyi bir motivasyon mektubu  nasıl yazılır öğrendim, kabullerim başladı ve iki yıl boyunca birçok projeye gittim. Harika insanlarla tanıştım. Yeniden hayata yetişmiştim ve huzurlu bir moda dönmüştüm.

                                                                                

Meydan okuma yok, macera yok, bunları önemseyen insanlar yok ve git gide ben de o insanlardan birine dönüşüyorum.  Hikayeleriyle, yaşayışıyla, düşünce tarzıyla, sıradanlıktan sıyrılmayı başaran insanlardan olmak gayesindeyim. Bunun için her şeye daha sıkı tutunmak, enerji ve motivasyon kazanmak gerekli.

3 Kasım 2012 Cumartesi

Ben senin ciğerini bilirim.

"Sen beni benden daha mı iyi bileceksin?" diyenlere tokat gibi cevap.

"Başkaları, özellikle de bizden tamamen farklı olanlar bizi nasıl bizden iyi bilebilirler? Burada en azından dört neden karşımıza çıkıyor.

Birincisi, biz genellikle kendi etkinlik ve duygu akışımıza kendimizi tamamen kaptırıyoruz ve dolayısıyla da bu akışı kavrayamıyoruz.

İkincisi, yaşamımızı oluşturan etkinlik ve duygular çoğunlukla karışık ve dolayısıyla da kafa karıştırıcıdır. Birçok şey hakkında kararsız kalıyoruz; bunları, tamamen aynı anda hem istiyor ve değerli görüyoruz hem de reddediyor ve değersiz sayıyoruz. Ayrıca, güdülerimiz genellikle karışık, hatta bazen çelişkili oluyor. Bir hareketle birçok amaca ulaşmak istiyoruz, halbuki bu amaçların hepsi birbiriyle uyuşmayabiliyor. Dahası, duygu ve arzularımız, karmaşık, derin ve katmanlı oldukları için, çoğu zaman birbirlerine karışıyorlar. İnsani deneyime has bu özelliklerinden dolayı çoğu zaman kendimizi çözümleyemiyoruz. Kendimizi okumak bize zor geliyor. İçimizdeki bütün bu kararsızlık ve karmaşadan uzak olan başkaları ise, deneyimlerimizin karmaşıklıklarına bizim yapmadığımız biçimlerde vakıf olabilirler.

Üçüncüsü, genellikle başkaları, bizim kendi deneyim ve duygularımız ile dış koşullar ve öncül olaylar arasındaki bağlantıları kavramaya daha yatkın oluyorlar. Bunlar sadece önümüzdeki ivedilik arzeden şeyleri görebilen bizlerden daha geniş bir görüşe sahip oldukları için, nedensel kalıpları, etkiler ve sonuçları daha kolay teşhis edebiliyorlar.

Sonuncusu, ve en sinsisi, özaldatmadır. Bazen korku, suçluluk ya da öz savunma dolayısıyla kendi kendimizden saklanıyoruz. Gerçekten de, çözümlenmesi çok güç bir biçimde, hissettiğimiz ya da yaptığımız şeyin hakikaten ne olduğunu bilmemizin önünü alarak kendi kendimizi anlaşılmaz kılıyoruz. Bizi, kendimizi düşürdüğümüz bu bilgisizlik tünelinden genellikle başkaları çıkarıyor."

diyor Brian Fay.

Bu arada, uzun zaman oldu okurcum. İyisin, hoşsun inşallah.
Sevgiler.

19 Haziran 2012 Salı

Kendime not.

Yeni neslin en büyük sorunu; sorunsuz hayatları sanırım.

Devamlı melankoli kastırmak, anlık gelen hüzünler, sürekli halinden memnun olmama hali, yersiz gelecek kaygıları, ilişkilerdeki hoyrat tavırları, sorunsuz hayatlarının sıkıcılığından bunalma sonucu kendine sorun yaratma ve de farklı bir şey hissetme çabasıymış gibi geliyor.
 
Bazen, üzüntüler olmasa mutlulukların kıymeti bilinmez gerçeğini kabullenesim geliyor. Herkesin başından sağlam bir keder geçmeli ki, silkelenip kendine gelsinler. Sanki.

Her insanın başa çıkamadığı en büyük sorun; sıkıntı, bence.

Hayat bir kişi olsa, kimsenin sevmediği, sürekli her şeyi rutine bağlayan, sıkıcı, ne zaman beklentiye girsen hayal kırıklığına uğratan, beklemediğin ve de hevesinin kaçtığı bir anda yaptığı sürprizlerle "aklın neredeydi daha önce?" dedirten sevimsiz biri olurdu herhalde.

Bütün sevimsiz özelliklerine rağmen ona katlanıyorken, küçük sürprizlerle bizi mükafatlandırmayacak kadar da cimri üstelik.

Yani demem odur ki; hayat zor filan değil, sadece sıkıcı. Sonuna kadar gitmek zorunluyken, mümkün olduğunca eğlenerek, iyi vakit geçirerek değerlendirmek lazım.

9 Haziran 2012 Cumartesi

İçsel hesaplaşmalar.

24 saattir aralıksız aynı şeyi düşünme rekoru kıracağım sanırım.
Dikkatimi dağıtacak hiçbir şey olmadı.
Acıkmadım bile ama yedim bir şeyler.
Büyüttüğümü bile bile büyütüyorum olayların kafamdaki algısını.
Her şey insanlar için.
Kimler neler için harcanıyor aslında.
Kimler ne haksızlıklara uğruyor.
Ben prenses değilim ki uğramayayım.
İletişim uzmanı değilim ki her çatışmada kendimi doğru ifade edeyim.
Sinirleniyorum.
Kendimi ifade etmeye çalışmak bazen çok gururumu incitiyor.
Burnumdan kıl aldırmıyorum.
Ama sonra içsel hesaplaşmaları da ben yaşıyorum.
Bazen sonunu tahmin etsen de "öyle mi olacak hakikaten?" diye sürdürmek, müdahele etmemek, haklı çıkmak istemenin saçma bir egosu mu aslında?
Hani bu; aldatıldığını düşünen bir kadının gizlice aldatılmayı ve haklı çıkmayı istemesi gibi bir şey.
İnsanların dile getiremediği ne kadar aykırı istekleri var aslında. Ve düşünceleri.
Düşündükçe daha öfkeli olmak, haklı çıkma egosundan sanırım.
Kimisi içsel huzuru, kimisi itibarı için, kimisi kibirinden haklı çıkmak istiyor.
Kendimden hiç memnun değilim bu ara.
Yine de what can I do sometimes?

3 Mart 2012 Cumartesi

Duygular şelale.

Mutlu bir çocukluk geçirdim aslında. Sevgi dolu bir anne, birbirini çok seven, çok iyi anlaşan kardeşler, arkadaşlar...

Sokakta delicesine oynayıp dünyayı unutan ama akşam yaşanacak gerginliğin karamsarlığı eve dönüş yolunda yüreklerine işlenen iki küçük çocuk. O hissi hala bilirim okurcum ve bana öyle hissettiren her kim olursa, her neresi olursa hemen kaçarım.

Çocukluğuma dair tek yönü anılarım babamla ilgili olanlar.... Ölmeden önce onu sevdiğimi söylememi istemişti, hatırlıyorum. Bunu o kadar hak etmediğini düşünmüştüm ki, söylemedim. Ölmek üzere olan bir adamın son arzusunu yerine getirmemek biraz acımasızca görünse de beynimin onay vermediği hiçbir duyguyu dile getiremedim ben şu hayatımda. Söylemek istemiştim halbuki.

Babamı bilinçaltıma öyle bir ittim ki yıllardır aklıma bile gelmiyordu... Ta ki geçen geceye kadar... Onu neden sevdiğimi bulmak istiyordum. Onunla ilgili hiçbir güzel anı yoktu aklımda sadece kötüleri vardı... Annemi aradım, babamla ilgili güzel anılarımızı anlatmasını istedim... O anlattıkça hatırlamaya başladım, beynim onayladı hissettiklerimi, içim rahatladı...

Yaşımız ilerledikçe muhabbetlerimiz de epey değişiyor. Kız arkadaşlarımla toplandığımızda başlıca konularımız; kariyer, seks, erkekler, ilişki vesveseleri oluyor hatta şu ara evlilik ve çocuk bile gündemimize girmiş bulunmakta.

Yaşadığım bazı deneyimlerden dolayı mı yoksa yaşım gereği mi bilmiyorum ama artık ilişkiler konusunda eskisi kadar açık görüşlü olmadığımı, daha sert ve yargılayıcı olmaya başladığımı hissetmiştim. Çok yakın bir arkadaşımla bunu konuşuyorduk.

"Sen eskiden de böyleydin aslında. Her zaman bu tarz değerlerin vardı, olması da güzel bir şey."

"Öyle mi? dedim. Bu bana son birkaç ayda gelen bir şey diye düşünüyordum."

"Şu olayı hatırlıyor musun bundan 2 ya da 3 sene önceydi. Onda şu tepkiyi göstermiştin. Ya da şunda."

"Evet yaa, ama onun yaptığı da hakikaten yanlıştı."

"Bak yine tepki gösterdin:) Önceden de göstermiştin."

İnsanın seni yıllardır çok iyi tanıyan bir dostunun olması candır can! Bazen senin bile kendini tanıyamadığın anlarda ne de güzel geliyor...

Seks kadar kolay bulunabilen bir şeyin bu kadar abartıldığı, insanların uğruna diğer bütün değerlerini feda ettiği bir dünya düzenine karşı çıkıyorum sayın okur. En azından benim dünyamda, benim dünyamın içindeki insanlarda böyle bir gerçeklik yok.

Tabii ki insanın zor zamanları olur, istekleri olur. Başkalarına zarar vermediğin sürece istediğin ilişki türünü yaşa, hatta lütfen yaşa ki neyi istemediğini bilesin ama kimsenin seni zorlamadığı, isteyerek yaşadığın deneyimlerin akabinde sana haksızlık yapılmış gibi masum insan pozlarına girme. Güçlü ol, yaşadıklarının sorumluluğunu al. Yıllarca emek harcadığın bir arkadaşlığı, sana değer vermeyen bir adam, ucuz bir seks için riske atma. Sebebi olarak sekse çok ihtiyacın olduğunu öne sürme, acizliğini mazeret olarak kullanma. İnsan denen varlık eğitimli bir varlıktır. Kendini kontrol edebilir.

Çocuğum olursa ona ilk öğreteceğim şeylerden biri kontrollü ve gururlu olmak. Bunu hiçe sayan sadece bedensel zevkleri için yaşayan insanlar bir süre sonra gözümden düşüyor, değersiz geliyor. Elimde değil.

O zaman hadi ben sana güzel bir hafta sonu dilemiş olayım sen de yazıyı nasıl bitireceğini bilemedi diye düşünmemiş ol.

Öptüm.

29 Ocak 2012 Pazar

Dubai ile ilgili; kısa kısa...

22-27 Ocakta Ortadoğu'nun en büyük Sağlık fuarı Arab Health için Dubai'ye gittim. Fuar oldukça güzel geçti. İş kısımları bana kalsın, Dubai ile ilgili gözlemlerimi paylaşmak istiyorum müsadenizle.

Öncelikle uçaktan indikten sonra havaalanında herkesin geçmek zorunda olduğu "göz taraması" prosedürü için şunu söylemek istiyorum: "WTF?"  Tam 1.5 saat göz taraması için sırada bekledim. Sabahın 3'ünde uçaktan indim. 5'te havaalanından çıkabildim. Üstelik bu bir seferlik bir şey değil. Dubai'ye her gelişinizde geçmek zorunda olduğunuz bir prosedür.


İlk intibam oldukça kötü olsa da, Dubai'yi çok sevdim. Belki sadece 5 gün kaldığım içindir. Bu zamana kadar sadece Avrupa'yı görmüş biri olarak bambaşka tarzda bir şehir ve ülke görmek gerçekten ilginç oldu.

Şu hayattaki en büyük problemi; yönünü bulamamak olan bendeniz için bilmediği bir şehirde her yere taksi ile gidebilmek inanılmaz büyük bir kolaylık oldu ve ben kolay olan şeyleri severim.

Taksiler çok ucuz, taksiciler çok yardımsever ve sizi dolandırmaya çalışmıyor.

Üstelik Dubai'deki birçok Arap İngilizce konuşabiliyor.


*Gece hayatı iyi diyemem. Ya da ben iyi olan bir yere gitmedim. Zaten şu zamana kadar gezdiğim yerlerde İspanya dışında gece hayatı çok iyi diyebileceğim bir yer görmedim.  Barlar en geç 2'de kapanıyor. Sadece otellerin diskoları sabah 3'e kadar açık. Böyle durumlarda "Cağnım İstanbul'um" diyesi geliyor insanın. Bar demişken; Budha bar ve Irish Village gidilmesi tavsiye edilen yerlerden.



Çok modern bir şehir Dubai. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Diğer emirlikler bu kadar modern midir emin değilim. Böyle İslam ülkesi olsun canımı yesin yani.

Alışveriş merkezi olarak Bur Juman ve Dubai Mall'a gittim. Tamam enterasan alışveriş merkezleri var ama iki adımda bir alışveriş merkezi dikilen bir şehirde yaşayan biri olarak alışveriş merkezlerinden etkilenmemi beklemeyin.

Dubai'ye geldiğim ilk andan itibaren çok rahat, özgür ve mutlu hissettim okurcum. Herkesin yardımsever olması, herkesin ingilizce konuşabilmesi, güvenli olması, taksilerin ucuz olması, ulaşım kolaylığı vs. benim için kesinlikle hayat kurtarıcı oldu. Aksi takdirde, sabah 9 akşam 6, 4 gün boyunca fuarda koşuşturduktan sonra kesinlikle götümü kaldırıp her akşam bara gidemezdim diye düşünüyorum. (Göt dedim çok özür diliyorum.)

Son olarak; Dubai'de yollar geniş geniş pek güzel. Adamlar ileri görüşlü bilader. Dubai Convention Center'a da bayıldım. Bizim fuar merkezlerinden çok çok daha iyi kesinlikle.


27 Ocak 2012 Cuma

O zaman çal bir İbrahim Tatlıses türküsü!

Kadınlar 3 ayrılır...

Salak olanlar, zeki olup salağa yatanlar, zeki olup salağa yatamayanlar (feminist olurlar).

Zeki olup salağa yatamayan kadınlar; ilişkilerdeki oyunların farkında olsalar bile hayata karşı duruşlarından dolayı mevcut sisteme ayak uyduramazlar. Ayak uydurmalarını istemek tıpkı rock seven bir insana İbrahim Tatlıses'in "Bir taş attım pencere'ye" türküsünde göbek atmasını istemeye benzer. Hadi müziğe bir şekilde uyum sağladın ama beynin o şarkı sözlerini yoksayabilecek mi okur? " Demirciler demir döğer ocakta, şimdi ki kızlar ne hoş olur kucakta vay vay " diye bütün benliğini hiçe sayıp şarkıyı söyleyebilecek misin?

Olmuyor işte.

Zeki olup salağa yatamayan bir kadın; aslında bütün kadınsı taktikleri bilmesine rağmen bütün erkeklerin aynı şekilde tavlanabildiği bir dünyanın taktiklerini reddeder. Erkeğin yaptığı komik olmayan bir espiriye gülmez, onu sürekli övmez, kendisini övdüğü zaman onu desteklemez ve sonunda erkek egosu; onu tatmin edecek başka arayışlara girer ve de bu kadınlar kendilerini gerip çekip feminist olurlar.

Erkek düşmanı olarak görünseler de aslında amaçları salak kadınların gözünü biraz olsun açabilmektedir. Bu uğurda yorulmadan konuşurlar, tavsiye verirler, kitap yazarlar, blog yazarlar, söyleşi yaparak idealist bir tutum takınırlar. Lakin kendilerini anlayacak olan yine kendi zeka seviyesine sahip kadınlar olacağı için nafile bir çaba içindediler kanımca.

Kadınlarla erkekler arasında en büyük farklardan biri; kadınların bireysel tutumlarının aksine erkeklerin birbirlerini desteklemeleridir. Sanki dünyada iki tip insan varmış, herkesin DNA'sı aynı işlenmiş gibi (istisnalar kaideyi bozmamakla beraber) genelde erkeklerin ve kadınların tutumları benzerlik gösterir. Kadınlar birbirlerini övmez hatta birbirlerinin moralini bozmaya çalışırlar mesela. Bu güzelim kadın bu erkekte ne buluyor dediğimiz ilişkilerin derininde gerzek bir kız arkadaşın manipülasyonu olduğu inancındayım.

Diğer taraftan; ben henüz kendini beğenmeyen bir erkekle karşılaşmadım okurcum. En çirkini bile kendini beğenir, kadınların onu beğendiğini sanır, olayları çarpıtır, abartır, yalan söyler hatta söylediği yalana kendi bile inananabilir. Hadi erkek egosu denen şey yüzünden o inanıyor da, e be saftrik kızım; sen niye inanıyorsun dimi? Yani adam sana "ben superman'im aslında" dese ona bile inanacaksın!

Kitleleri peşimden sürüklemek gibi bir amacım olmasa da çevremde bana ilham veren gözlemlerim sonucunda benim de  mesaj içerikli bloglarım olmadı değil okurcum... Hatta bir-iki saftrik kızın gözünü açma idealim bile vardı...

Ta ki...

Şu aralar oldukça popüler olan İspanyol biscolata Carlos Martin bizim aramızda bambaşka sebeplerden geyik konusu. Websitesindeki nü fotoğrafları; gördüğüm en seksi erkek fotoğrafları diyebilirim. Yani o beyaz slipiyle gelsin (slipsiz gelsin), "ben superman'im" desin, ben koşulsuz şartsız inanmaya razıyım. Yemişim feminizmi!

8 Ocak 2012 Pazar

Yapmayın etmeyin bacılar!


Bu cumartesi gecesi İzmir'den gelen bir misafirimin burada yaşadığı bir meseleden dolayı kafası bozuktu. Benim ise dışarı çıkma planım birlikte dışarı çıkacağım arkadaşıma son dakika iş dayatılmasıyla yalan olmuştu. Evde güzel bir ortam vardı ben de yeni bir plan yapmaya üşenmiştim.

Televizyonda bir kitap tanıtımı görmüştü. Tam ruh haline uygun bir kitap olduğu için koştura koştura aldı o kitabı. Cumartesi geceki planı o kitabı bitirmek oldu. Benim de planım yalan olunca evde kitap okuma gecesine dönüştü gecemiz bir anda. Hem de nasıl keyifli, nasıl kahkalarla...

Kitapta beğendiği kısımları bana okuyor, üzerine konuşuyorduk.

Kitapta yazılanları kendi yaşadıklarımızla özdeşleştirince, gelecekte takınacağımız tavırlarla ilgili hayallerimiz  çok komik bir hale geldi. Kitap bizde bir bilinç sıçraması yarattı mı bilinmez ama bu geceki ruh halimiz üzerine oldukça iyi bir etkisi oldu kesinlikle :)

En son aşağıdaki şu aşağıdaki bölümü okuyunca "evet yaaa ben buna cidden inanıyorum, oluyor bu kesinlikle" diyip aşka geldim, paylaşmak istedim. Kitapta çözüm önerileri de mevcut, alın okuyun bacılar. Ufuk açıcı öneriler var Seda Diker'in " Aslında Giden Erkek Yoktur" adlı kitabında.


 ...." Erken biten ilişkilerde, sevgisi yarıda kesilen kişi, enerjisini karşı tarafa istem dışı akıtmaya başlar. Enerji bedeni gitgitde küçülür. Kadının küçülen yaşam enerjisi, onun gitgide matlaşmasına, moralinin bozulmasına, yüreğinde sürekli bir sıkıntıyla dolaşmasına hatta işlerinin ve bolluk ve bereketinin bozulmasına sebep olur. Çünkü kadına ait bolluk, bereket ve beğenilme hali, olduğu gibi, karşısındaki erkeğe geçmektedir. O sırada erkek gitgide parlar, şansı açılır, keyfi yerinde olur hatta eğer bilinçaltında para konusunda bir engeli, korkusu yoksa işleri açılır. Erkek, kadının bolluk ve bereket enerjisini de kullanır hale gelir...

Böyle bir ters akışı olan ilişkiniz varsa erkek arkadaşınızı terk edip görmekten vazgeçmeniz işe yaramayacaktır. Hala enerji kaptırmaya devam edersiniz. Yapmanız gereken tek şey, onu tamamen aklınızdan çıkartmak hatta düşünmeyi bile bırakmaktır. İşte o zaman, erkeğin bilinçaltı, akış kesildiği için, bunu fark eder ve hatta akışın kimden kesildiğini bile anlar. Bu kez, enerjiyi geri alabilmek ve beslenmesini sürdürebilmek için kendini size hatırlatacak küçük mesajlar atacaktır. Üstelik bu mesajlar hiç de gelecek vaat etmez. Sadece dikkatinizi yeniden kendine çevirmek istiyordur.

Oysa kadın yeniden umuda kapılır. Kim bilir, belki erkek yaptığı hatayı anlamıştır, onu özlemiştir, yeniden ilişkileri eskisi gibi olacaktır... Bu düşünce ve beklentiyle mesaja cevap verdiği anda erkek yeniden kendini geri çeker. Çünkü almak istediği enerji yeniden kendisine akmaya başlamıştır."

Abi kapa o şalteri kapa. Akmasın enerji yeter!