3 Ekim 2010 Pazar

Şevksizlik üzerine bir serzeniş

foto: bri-chan

Şevksizlik bir virüs gibi sanırım. Bir kere yakalanırsanız sürekli etkisini hissederseniz hatta yetmez çevrenizdekilere de bulaştırırsınız.

O yüzden benim taktiğim mümkün olduğunca bu şevksizlikten kaçıp motivasyonu yüksek, enerji dolu insanlarla beraber olmaktır. Kaçamadığım zaman ise muhtemelen depresyona girerim, keyifsiz bir insan olurum. Kendim diye demiyorum keyifsizsem ben hiç çekilmem okur.
Öyle yani.

2 Ekim 2010 Cumartesi

Doğum günü laneti gitti :)



Eskiden doğum günlerimde hep birşeyler eksik kalırdı benim okur. Ya sevdiğim kişilerin bir kısmı yanımda olamazdı ya da doğum günümden bir kaç gün önce tatsız bir olay olurdu. Ya yeni taşındığımız bir zamana, okula yeni başladığım kimseyi tanımadığım zamanlara denk gelir ve doğum günüme davet edecek kimseyi bulamazdım. İzmir'de üniversite zamanlarında yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen çok yakın 3 kız arkadaşımla 4 yıl boyunca 1 kere bile doğum günümü beraber kutlama şansı bulamamışızdır, düşün yani. Ama bu sefer herkes yanımdaydı. Annem bile süpriz yapıp İzmir'den kalkıp gelmişti.

Mekan müzikler bir kenara dün gecenin bu kadar keyifli olmasının en büyük nedeni gelenlerin nerdeyse hepsinin benim gerçekten sevdiğim insanlar olmasıydı. Hepsiyle tek tek çok fazla muhabbet edemesem de orda olmalarından pek mutluydum.

Gecenin bilançosu : Çok sarhoştum, çok dans ettim, çok seksi giyinmiştim (uuuUu) Ama değiştirdiğim saç stilim kıyafetimin önüne geçti. NEYSE.

Sarhoşken çenem düşmez benim. Dün de sarhoş olduğumdan çok konuşmayı tercih etmemiştim ama doğum günümü kutlayanlar senin de doğum günün kutlu olsun gibi cevaplar vermek, fransız arkadaşımı belçikalı diye tanıştırmak ve bunda ısrar etmek, çantalar konusunda ne ilgisi ne de bilgisi olan birisi olarak çantanın markasına baktıktan sonra hediye için teşekkür etmek, çarpıp bardak devirmek filan gibi ufak tefek saçmalıklar yapmadım değil.

Çok kısa bir sürede birçok dileğimi gerçekleştirmiş olduğumu farkettim bi de. Mumları üflerken dileğim tekti bu sefer. Beni iyi tanıyanlar ne olduğunu tahmin edebilir zaten. Yine de gerçekleşmez belki diye paylaşmasam daha iyi olur sanırım ;)




10 Eylül 2010 Cuma

Yabancılarla çalışmanın iyi ve kötü yönleri

foto: Diana Rikasari


Bizim kültürümüzünden, yetiştirilme tarzımızdan mütevellit alışmışız hep başımızın çaresine bakmaya, kimseye yük olmamaya... Bu yüzden fazla talepkar değiliz, çok fazla söylenmeyiz, çok çalışırız, emeğimizin karşılığını alamayız ama yine de canımıza tak edene kadar devam ederiz, vazgeçmeyiz heheyt be.

Ben uluslararası bir yayımcılık şirketinde çalışıyorum okuyucu. Dolayısıyla patronlarım da dahil hergün bir sürü yabancıyla çalışıyorum. Bu şirketin faaliyet alanıyla, iş hayatıyla ilgili hergün çok fazla şey öğreniyorum lakin öğrendiğim bir başka şey ise; yabancılarla çalışmak. Onca zaman beraber geçirdikten sonra hiç gözlem yapamamış ya da yaptığım gözlemleri hiç paylaşmamış olsaydım ayıp ederdim herhalde.

İyi yönlerinden bahsedecek olursak; Kendi çalışma anlayışınla onlarınkini kıyaslamayabilmen, "vay anasını adama bak, bunun için bile talepte bulunuyor, biz olsak ağzımızı açmayız" deyip yeni bir vizyon kazanabilmen mesela. Türklere nazaran daha az aşağılık kompleksleri var evet ama onlarda da aşırı bir ego problemi var ki bu da başka bir kompleksin göstergesi. Lakin genellikle daha neşeli, keyifli insanlar ve bir de onlarla çalıştığında ingilizce yeteneğin gelişiyor.


Kötü yanları ise; Çok talepkarlar. Bu talepkar olma meselesi sadece maaş konusunda değil; çok basit şeyleri bile çok karmaşık bulup araştırma zahmetine girmeden şikayet edebiliyorlar. "Basit şeylerle uğraşmak istemeyip onun için birinin yapması" talebi diyoruz biz buna. Sorsan bildikleri diller saymakla bitmez, dünyanın en iyi üniversitelerinden mezun olmuşlardır ama iş pratikliğe gelince kesinlikle Türkler çok daha pratikler.


Daha az maaş ödemek istedikleri zaman aynı niteliklere sahip kişiler arasından patronların Türk'ü tercih ettiklerini biliyorum mesela ama 1 saat fazla çalıştığı için ekstra ücret ödenen yabancı "şoför" olduğunu da... Aslında düşününce 1 saat fazla çalışmışsa elbetteki ekstra ücreti haketmiş demektir ama sorarım size hanginiz patronunuz 1 saat fazla çalışmanızı istediğinde ekstra ücret talep edersiniz? Güvensiziz ve her an işten çıkarılma korkusuyla doluyuz çünkü ortada o kadar işsiz varki sen daha azına çalışmazsan çalışacak birileri elbette bulunur.(Neyse burdan politik bir mesaj vermeyeceğim, merak etmeyin)


Gözlemleyip ben de daha fazla talepkar olmayı öğreniyorum sadece. Sanırım buna da profosyonelleşmenin bir parçası deniyor...

29 Ağustos 2010 Pazar

Yarim İstanbul


foto: Sina Demirel

18 yıllık İzmir yaşamımın ardından ister nankör deyin, ister başka bir şey; ben yurdumu belirledim. Yarim İstanbul diyorum ve yaşamımı burada devam ettirmekten dolayı çok mutlu olduğumu bütün kamuoyuna bildiriyorum.

Bir şehri eviniz olarak benimsemeniz sadece şehrin güzelliğiyle alakalı değil. O şehrin size nasıl hissettirdiğiyle alakalı aynı zamanda. Geçen hafta İzmir'deydim. İzmir'de tanıdığım ve sevdiğim birçok kişiyi yakın bir zamanda görmüştüm İstanbul'da zaten. Orada özleyeceğim şehrin ruhu ve İzmir'deki evim olmalıydı. İzmir'deki evimi çok özlemişim orası ayrı ama şehrin ruhu bana iyi hissettirmedi. Yapılacak aktivitelerin azlığı, gidilecek mekanların azlığı, aşırı sıcak olması, orda geçirdiğim yılların bana hep bütün asiliklerimi, kendimi bulma çabalarımı, küslüklerimi, kavgalarımı, babamın vefatını hatırlatması, İzmir'i yaşamak istediğim şehirden ziyade arada sırada sevdiğim insanları ziyaret etmek için gideceğim şehirden öteye geçirmedi.

İstanbul ise mükemmel bir kaçış oldu. Kendi hayatımı kurmak uzun zamandır istediğim bir şeydi. Üstelik bu kadar güzel olacağını tahmin bile edemezdim. Burda birlikte olmak istediğim insanlarla beraberim, zaman geçirmek için geçirdiğim değil. Kendi evimi kurmaktan, çalışıyor olmaktan, insanlarla samimiyetimin ölçüsünü tamamen kendim belirliyor olabilmekten, yapılabilecek çok fazla aktivitenin olmasından, keşfedilecek çok şeyin varlığını bilmekten, istemediğim insanlarla görüşmeme özgürlüğümün olmasından, kendi paramı kendim kazanabilmekten dolayı gerçekten mutluyum. Elbetteki zorlukları var, bunu inkar edemem. Ama zorlukları tolere edebileceğiniz güzellikleri, sıkıcılığını tolere edebileceğim kolay bir yaşama tercih ederim.

İzmir'e gitmeden önce bir süredir kafam çok karışıktı, kendimi çok rahatsız hissediyordum. Kafam hala karışık ama rahatsızlığım geçti. Tehlikeli ama çoğu kez gerçek olan şey ise; bazı şeylerin kıymetini bilmenin en iyi yolu ondan uzaklaşmak olduğu.

Herkesin kendi özgürlüğünü ilan edebileceği hayatlar kurmasını diliyorum...

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Ölçüsüz olmak ile serseri ruhlu olmak arasındaki fark


Yaptıklarının sorumluğunu aldığı, başkalarına zarar vermediği, incitmediği ve hatalarını başka gerekçelere sığındırmadığı sürece kimseyi yargılamam.

Ama ölçüsüzlüğe tahammül yok. Ölçüsüzlük; iradesizliktir. Aslında iradesizliğinden yaptığın şeyleri başka gerekçelerin arkasına saklamaktır. Kendi isteklerin ve zevklerin uğruna başkalarını incitmeyi umursamamak ya da pişman olup aynı şeyleri tekrar yapmaktır.

Böyle vaaz verir gibi konuşup sütten çıkmış ak kaşık değilim ben de elbette. Serserilik hatta başkaları için uygunsuz bulunabilecek türden davranışlar ben de sergilemişimdir ama hiçbir zaman yukarda bahsettiğim türden ölçüsüzlük yapmamışımdır. Uçuk kaçık şeyler yapan insanlara bayılıyorum, zaten bu tarz bir sürü arkadaşım var. Ama bunu bir duruş haline getiren, gerçekten kendini anlayıp, tanıyıp, eğlenmek için yapan kişilere yakışıyor bu durum, " sen kim oluyosun, bu benim hayatım" modu onlar yapınca ha.sktir çekilemez haline geliyor.

Arasındaki farkı anlamak, anlatmak lazım.

T.





1 Ağustos 2010 Pazar

5 dakikada değişir bütün işler!

Off ne şuursuz bir haftaydı.


İşteki en kötü haftamdı sanırım. Aylar öncesinden beklediğim ve bu ay almam planlanan zam resmen yalan oldu. Zammı 2 aydır öyle büyük bir hevesle bekliyordum ki, bu durumu hazmedip kabullemem biraz zaman aldı.

Aralık 2009 dan beri çalıştığım Madam Brownie ile ilişkilerimi kesin olarak koparma kararı aldım. Nedenlerini detaylı olarak anlatmak pek hoş olmaz tabii ama kısaca; iletişim bozukluğu bu işten aldığım keyfin yok olmasına neden oldu. Gönüllü olarak yaptığım bir işten keyif almamak o işe devam etmemek için yeterli bir sebep göründü gözüme. Bu kadar emek verdikten sonra bu şekilde bitirmek üzücü olsa da, şu ana kadar kararımdan hiç pişmanlık duymadım. Madam Brownie'nin bana katkıları oldu elbette. İlk başlarda çok motiveydim, çok keyif aldım. Ufkumu açtı. İlerde burda gördüğüm hatalardan kaçınarak çok daha iyi projeler yaratmak adına ilham kaynağım oldu. Bunu da yapılcaklar listesine ekledim.

Şimdi bir alkış: Sabancı Üniversitesi Avrupa Çalışmaları yüksek lisans programına öğrenim ücretinden tam muafiyet bursuyla kabul edildim :)

Reverans reverans...

Erken kayıt döneminde başvurup kabul almıştım. Burs değerlendirmesinde öğrenim ücretinin yarısından muafiyet yedek listesinde yer alıyordum. Haziran dönemi başvuruları kapanıp bütün başvuruları değerlendirdikten sonra burs alıp alamayacağım belli olacaktı. Alsam da en fazla %50 burs alabilecektim. Ama bütün başvuruları değerlendirdikten sonra koskoca Sabancı Üniversitesi benden daha iyi aday bulamamış olacak ki- öğrenim ücretinden tam muafiyet bursuyla beni programa kabul etmeye karar vermişler. Günlerdir yaşanan tatsızlıklardan sonra, 1 senedir kafama taktığım hedeflediğim bir şeyin başarıyla sonuçlanması beni o kadar keyiflendirdi ki okur, her şeyi unuttum bir anda. Durum 1 sene önce umutsuz gibi görünüyordu; herkes bu not ortalamasıyla bırak burs almayı kabulün bile çok zor olduğunu söylüyordu ama şansımı denemekten vazgeçmediğim için neyi nasıl yapabileceğim konusunda kendimi geliştirmekten dolayı zekama, yeteneklerime inancım arttı. Henüz yüksek lisans öğrencisiyim diyemem çünkü 2 Eylül'de geçmem gereken bir ingilizce sınavı var. Ama bu olaya çok kilitlendim, çok motiveyim, evrene bütün olumlu mesajlarımı gönderiyorum ve kendisine elimden gelenin en iyisini yapacağıma dair söz veriyorum. :)

Bu güzel haberin ardından hafta güzel devam etti.

Cuma akşamı bir süredir görüşemediğim ama üniversitedeyken çok yakın bir arkadaşım İstanbul'a geldi. 3 yakın kız arkadaş cuma akşamı Küçük Beyoğlu'na gittik. Birbirimize anlatacağımız çok şey vardı. Kokteyller, müzikler şahaneydi ve beraber olmamız çok keyifliydi. Yan masadaki 2 arkadaşın bizimle muhabbet kurma çabalarına karşılık vermemiz ise kesinlikle sıradan değildi. Zira beraberken dünyadan kopan, herkesi dışlayan biz; onların muhabbetimize dahil olmasına izin verdik üstelik bundan keyif aldık. Ordan kalkıp başka bir mekana birlikte gittik ardından. Güldük, eğlendik, bu insanlarla bütün hafta sonu gerçekten güzel vakit geçirdik...

25 Temmuz 2010 Pazar

Yine mi güzeliz, yine mi çiçek.


Bazen ilk görüşte kanımın feci kaynadığı insanlar oluyor. O görüşmeyle kalmasın samimi arkadaşlar olalım istediğim insanlar. Aslında biliyorum aynı frekanstayız ve çok eğlenicez belli bi aşamayı geçersek. İlk buluşmalar vasat geçiyor mesela. Sonra bir elektrik oluyor ortamda; bütün buzlar kırılmış, muhabbet şahane gidiyor, herkes rahat.. İşte o an diyorumki; evet benimsin bebeğim.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

Kronik tatminsizlik 21. yüzyıl hastalığı!


Mutsuzluk değil kesinlikle hissettiğim. Hatta bir süredir nerdeyse hiç hissetmediğim bir duygu mutsuzluk. Ama şu aralar eksik bir şeyler var bende hissediyorum. Tatminsizim. 3 hafta önceki Amsterdam gezimde evet çok eğlendim ama kesinlikle dinlenmiş ve yenilenmiş olarak dönmedim. Dolayısıyla bu tatil bana ihtiyacım olanı vermedi. İstanbul'da yaşamım; çalışmak, gece dışarı çıkmak, arkadaşlarımla eğlenmek, gezmek, tozmak ile geçiyor. Geçen hafta deliler gibi özlediğim annem geldi mesela. İşimi seviyorum, çalıştığım kişileri seviyorum, uğraştığım diğer şeyleri seviyorum. Kendimi tatmin edecek daha başka planlar yapmaya çalışıyorum ama bu aralar hiç bir şey beni " hah işte ihtiyacım olan şey tam olarak buydu" gibi bir duyguyla heyecanlandırmıyor. Belki de bir süredir çok hızlı yaşamak ve tam anlamıyla kendimle başbaşa kalamamaktır beni böyle yapan. 3 aydır güya tek yaşadığım evimde toplasan 10 gün bile yalnız kalmamışımdır. Seviyorum bu durumu aslında ya da sevdiğimi düşünüyorum. Kendimi tanıyamamak hala nerde duracağımı, neye ihtiyacım olduğunu bilmemek canımı sıkıyor. Alsam başımı gitsem bir yerlere tek başıma birkaç günlüğüne mesela. İçime dönük yolculukları başlatsam, uyusam kalsam canım istemiyosa hiçbir şey yapmasam... Taksam müziği hayal alemine dalsam... Sadece deniz, müzik ve ben olsak. Canım sıkılır mı yoksa kafamı dinleyip dönmüş olur muyum acaba?

22 Temmuz 2010 Perşembe

Boşluk güzeldir.


Ya bişi söylücem. Genciz, güzeliz herkesi üzerizde... Az biraz sakin olsanız? Nedir herkeste "gençlik gidiyor, eğlenmeliyim, aktiviteden aktiviteye koşmalıyım" mantelitesi biladerim? Bir rahat olun ya, her anınızı birşeyle uğraşarak geçirmek zorunda değilsiniz. Hiçbirşey yapmamakta güzeldir. Uyur, rüya görürsünüz hiç olmadı. Valla bak.

Öperim.

4 Temmuz 2010 Pazar

Gezdim, gördüm, paylaşıyorum

Brüksel bünyesindeki Avrupa kuruluşları nedeniyle Avrupa başkenti filan zannedebilir kendini ama bir turist gözüyle benim için Avrupa'nın en çirkin şehirlerinden biri. Hatta gördüklerim içerisinde bariz en kötüsü.


Brüksel'e takım üyesi olduğum Youth (Un)Employment Projesinin konsept geliştirme toplantısı için gitmiştim. 2 gün boyunca fazlaca tartıştık, konuştuk, bu projeyle sandığımdan fazla kişinin ilgilendiğini, desteklediğini gördüm. Böyle büyük ve uzun süreli bir projenin ana takımında yer almanın önceki deneyimlerinden farklı olacağı kesin. Bu yüzden hayatımı, bakış açımı ve vizyonumu nasıl değiştireceğini görmek için sabırsızlanıyorum.


Brüksel- YuE proje takımıyla

Toplantıdan dolayı şehri sadece birkaç saat görebildim ama gördüğüm kadarı yetti. Mesele gezilecek görülcek yerin çokluğundan ziyade şehrin atmosferinde. Kasvetli bir şehir, sokakta bir sürü Türk, siyahi -muhtemelen Afrika kökenli- araplar, türbanlılar ve turist görebilirsiniz. Belçikalılar kendi şehirlerinde azınlık gibiler. Bu kadar fazla yabancıyı barındırmak şehrin ruhunu öldüren bir şey bence. Vize uygulamasına rağmen bu kadar yabancıyı barındıran bir ülkenin vize uygulamasını kaldırdığını düşünemiyorum. Hayatımda ilk defa vize uygulamasını yerinde buluyorum. Hatta zaytung'da denildiğini gibi bireysel başvuru yöntemiyle tek tek girsek Avrupa Birliği'ne fena olmazmış hani :)



Dam Square-Amsterdam

Brükseldeki toplantı bitince günü birlik Brugge'e gittim. Brugge Belçika yakınlarında çok küçük bir şehir ama tam anlamıyla harikalar diyarı. Şehre girdiğiniz anda hissettiğiniz duygu muhteşem. Her yer çok yeşil, çok temiz, çok huzurlu.... Gölün kenarında şahane parkları var. Avrupa'da güzel bir park kültürü var gerçekten. Birçok Avrupa ülkesi denize sahip olmadığı için parkları güneşlenmek ve rahatlamak için kullanıyorlar. Hemen bir bisiklet kiraladım yarım gün için 12 euro! Sonra bir süpermarkete girdim bütün gün yemek için 2 tane sandviç, kola ve su alıp başladım sürmeye... Avrupa'ya her gittiğimde yayalara saygı konusuna alışmak yerine şaşırıyorum. Hele ki bu durum Brugge' de doruklardaydı. Kimsenin sizi rahatsız etmediğini ve özgürce bisiklet sürdüğünüzü hayal edin. Arkanızdaki arabalar korna çalmadan sabırlı ve sakin bir şekilde sizin geçmenizi bekliyorlar ve yol boş olsa da yanınızdan yavaşca geçiyorlar. Harika bir yerde, harika bir havada bisiklet sürmek bana kendimi çok özgür ve mutlu hissettirdi. Maalesef fotoğraf makinem bozuk olduğu için ordan birkaç fotoğraf paylaşamayacağım.


Kanal turu-Amsterdam

Brugge'dan sonraki durağım Amsterdam'dı. Amsterdam eski evlerin ve arasından kanalların geçtiği sokaklarıyla otantik bir havaya sahip güzel bir şehir hakikaten. İlk gece Rembrandtplein'de takıldık. Burda "pubcrawl" adını verdikleri bir aktivite var; tam olarak fiyatını bilmesem de belli bir ücret karşılığında turistleri birkaç bara götürüyorlar ve karşılığında her barda 1 shot ücretsiz içiyorsunuz. Ama bu tamamen tursitleri kazıklamaya yönelik bir girişim zira aynı barlar kızlara zaten girişi ücretsiz yaptığı gibi free shot da veriyorlar. (Cuma ve cmt hariç) Bizde pubcrowl yaptık, bir sürü bara girdik çıktık bedava içki içtik hatta bize içki ısmarlamak isteyenlere hayır demedik.


coffee shop ( oceans 12'in çekildiği ama ismini hatırlayamadım)

İkinci gece meşhur Red Light District'e gittik. Red Light District Amsterdam'ın en leş yeri sanırım. Zaten Hollandalıların pek hoşlanmadığı bu yer daha çok turistlerin gözdesi. Red Light District'te bütün sokakları gezdikten, striptiz club'a gittikten ve canlı performans izlemeyi bitirdikten -ay ne var canım merak ettim- sonra önce bir şeyler içmek için ismini hatırlayamadığım bir bara oturduk, ordan players'a geçtik. Tüm mekanlar 3'te kapanınca bizde eve dönmek durumunda kaldık.


Sex museum


Son günde Amsterdam'da Hollandalı görememiş bir insan olarak Leidseplein'e gittim. Hollanda-Brezilya maçı vardı o gün. Sokakta sambacıların etrafında toplanmış kalabalığı görünce dayanamadım ben de izlemeye koyuldum. Sokakta herkes- istisnasız - turuncu t-shirt giymişti. Biraz maçı izledim ama gözlüğümü yanıma almadığım için uzaktan televizyonu görmek oldukça zordu. Ben de çevreyi gezmeye devam ettim. Bir sürü sokağa girdim çıktım, Hard Rock Cafe ve Vondelpark'a gittim ardından. Vondelpark'ta 1 saat kadar yatıp dinlendim. Kendimi uzun zamandır bu kadar özgür ve mutlu hissetmemiştim. Havada acayip güzel bir elektrik vardı, çevremdeki herkes Hollanda'nın Dünya kupasındaki zaferinden dolayı mutluydu.Yalnızdım, özgürdüm ve acayip mutluydum. Bütün kaygıları, sorumlulukları arkamda bıraktığımı hissediyordum ve sadece o anın tadını çıkarıyordum.


Akşam 7.30 gibi planım arkadaşımın kaldığı yurda dönüp, üstümü değiştirmek, bir şeyler yemek ve gece 11 gibi paradiso isimli club'a gitmekti. Ancak birbirimizi yanlış anlamış olacağız ki; ben eve dönmek için kendisine msj attığımda o çoktan çıkmıştı ve bende anahtar olmadığı için gece 12ye kadar oyalanmak ve sonra Paradiso'ya geçmek olarak planlarımı değiştirmek durumunda kaldım. Tabii bütün gün gezdiğim parmak arası sandaletlerimin bu kadar acıtacağı ve akşam yemeğini dışarda yemek planlarım arasında yoktu.



Madame Tussaud Museum

Dam Square'e gittim önce. Bir bira alıp yorgunluğumu atmak istiyordum. Orda tanıştığım bir İngiliz ve Hollandalı arkadaşları beni bira içmeye devam ettiler. Kabul edip onlarla 2 saat takıldım. Saat 10'u geçiyordu onlardan ayrıldığımda. Sonra beyaz bisikletli İngiliz prens beni bisikletiyle Leidseplein'e bıraktı. Leidseplein'de meydanda oturup bir bira daha içip 1 saat daha oyalanmayı planlıyordum. Orda tanıştığım Polonya'lı ile güzel bir muhabbetin ardından Paradiso'ya doğru yola koyulduğumda saat 01.00 e geliyordu. Son 15 euroyu yarın sabah Brüksel'e dönüş uçağım için gideceğimden ayırmak istiyordum. 25 euronun 10 eurosunu akşam yemeği ve içkiyle harcamıştım. Ayakkabı ayağımı yara yapmış ve 12 saattir dışarda kalmış olmaktan dolayı biraz canım da sıkılmıştı. Üstelik sadece girişi 12 euro olan cluba girip bir şey içmemek saçma olacaktı, içerde nasıl bir ortamın olduğunu da bilmiyordum. Aslında bütün nedenler sadece kendimi ikna etmek için ürettiğim gerekçelerdi. Asıl sorun paraydı. Yarın ekstra bir şey çıksa yanımda para olmayacaktı ve bu yüzden para harcamak çok mantıklı görünmüyordu. Bütün clubların önünden geçtim. Girişleri 15 eurodan-25 euroya kadar oldukça şık ve güzel clublar vardı. Bense sokakta barlardan birisine oturup son biramı içmeye karar verdim. Nedense garson paramı almak istemedi ve gecenin son ısmarlama birasını da içip yola koyulmuştum. Bundan sonrası gerçekten can sıkıcıydı.


Sabah 9 otobüsüyle Amsterdam'dan Brüksel'e gelmiştim. Saat 3'te uçağım vardı. Herşey normaldi, zamanında yetişmiştim. Check-in masasına gittim, pasaportumu verdim. İlk sürpriz el çantam dahil toplamda 4 çantam olmasına rağmen British Airways'in sadece 1 bavul kabul edebileceğini diğerlerini uçakta yanımda götürmem gerektiğini söylemesiyle oldu. Daha sonra İngiltere'ye transit vizemin olup olmadığını sordu. Sakindim, "hayır yok" dedim. Çünkü bileti almadan önce özellikle danıştığım seyahat acentesi vizenin gerekmediğini söylemişti ve şartlarda transit vize gerektiğine dair bir bilgi yoktu. Ucuz bilet bulduğum için ve her zaman biletimi aldığım acente böyle bir bilgi verdiği için çok sorgulamadım açıkçası. Ama bunu gerçekten pahalıya ödedim. Check-in masasında transit vizem olmadan uçamayacağımı söyleyince sinirden tırnaklarımı yemek üzereydim. Yanımda sadece 10 euro kalmıştı ve 1 gün daha bu çirkin şehirde kalmak seçenekler arasında değildi. Hemen müşteri hizmetlerine gittim ve biletimi iptal ettirip iade almak istediğimi söyledim. Biletin iadesi söz konusu değildi sadece vergileri alabilecektim o da devede kulak gibiydi. Yine de hiç yoktan iyiydi ve biletimi iptal ettirdim. Hemen Türk Hava Yollarının masasına koştum o gün için en uygun uçuşun fiyatını öğrenmek için ve o da 455 euro idi. Sinirlerim bozuldu çöktüm bir köşede ağlamaya başladım. 180 euro iptal olan bilet için ödememin yanısıra + 455 euro ayrıca ödemem gerekecekti. Elimde 4 adet çantayla üst kata aceleyle çıktım, yürüyen merdivelerde bavulumun bir tanesini düşürdüm, açıldı ve bütün eşyalarım içinden savruldu. O merdivende benimle birlikte giden bir Belçikalı ise duruma hiç aldırış etmeden yoluna devam etti. Çok sinirliydim, çok üzgündüm ve mütemadiyen ağlıyordum. Sinirim kendimeydi, normalde bu tarz konularda çok dikkatli olan ben nasıl böyle bir ihmale getirmiştim bu bilet işini?! Eşyalarımın etrafa saçılması da işin tuzu biberi oldu. Kimsenin umursamadığı gavur memleketinde havaalanındaki bir Türk eşyalarımı taşımam için yardım etti. Çoğu zaman Türk insanlarını eleştirsemde bu gibi durumlarda robot gibi davranamıyor olmamız gerçekten güzel.


Seyahat acentesinde bulduğum en uygun uçuş olimpic air'in Atina üzerinden aktarmalı uçuşuydu ve saatlerce havalanında sürünmemi gerektiriyodu. Tüm bu olanlardan sonra piskolojim bunu kaldıramazdı. Pegasus'un o gün uçuşu yoktu ve en iyi seçenek hala THY görünüyordu. Rezervasyon yaptırdım sadece ve annemin hesabıma 1000 tl göndermesini bekledim. Sonunda uçuş zamanı gelmişti ve bu iğrenç şehri terk edecektim. Hayatımda ilk defa yurtdışından dönüşü bu kadar çok istemiştim...

17 Haziran 2010 Perşembe

It is called life


Canım mal gibi mayışmak, tembelleşmek, hayvan gibi gülmek, güzel güzel giyinip süslenmek, güzel mekanlara gidip hoş erkeklerle bakışmak, flört etmek, makyaj yapmak, hızla giden bir arabada müziği son ses açmak ve yolu izlemek, alışveriş yapmak, güneşlenmek, denize girmek, dansetmek ve sarhoş olmak istiyor!

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Mutlu bir blog.

Hayatımın hiç şikayet etmediğim bir dönemindeyim. Ben daha pozitif olduğum için mi hayat bana daha güzel ve cömert geliyor yoksa hayat bana daha güzel ve cömert davrandığı için mi ben pozitifim bilemiyorum. Güzel insanlarla tanışıyorum, güzel ortamlarda bulunuyorum, hayattan daha fazla keyif alıyorum. Sıkıldığım, üzüldüğüm anlar pek sık olmuyor artık. Keyfimi ve eğlencemi belli durumlara, kişilere, yerlere şartlamıyorum. Tek korkum zamanın bu duyguyu ve güzellikleri öldürmesiyle yine memnuniyetsizlik, sıkılganlık ve şikayetlerin başlayacağı bir döneme girmek. Zira geçmişe dönüp baktığımda hayatı bana sunulduğu gibi kabul ettiğim pek olmamış.*


Ben yenilikler ve değişimlerle mutlu olan biriyim. Hayatımın en güzel dönemleri de benim bu savımı destekliyor çünkü hepsinin tek bir ortak noktası var; yeni bir dönemi başlatmış olması. Annemle babamın boşandığı dönemde babamdan ayrı olarak Mimkent'e ilk taşındığımız zamanlar ne kadar huzurlu ve mutlu hissettiğimi hatırlıyorum. Ortaokula ilk başladığım zamanlarda her etkinlikte yer alma arzumu hatırlıyorum. Üniversiteye ilk başladığım yıllar, ilk yurt dışı maceram, sonraki yurt dışı maceralarım ve şimdi İstanbul'daki hayatım... Yenilikler, değişimler beni o kadar mutlu ediyor ki, bu süreçte zorlansam bile içimde mücadeleci ve her şeyin daha güzel olacağını söyleyen pozitif biri bu durumların üstesinden gelmemi sağlıyor. Bu deneyimlerin beni büyüttüğünü daha keyifli bir insan haline getirdiğini düşünüyorum. Bakış açımı tazeliyor. Ve ardından bir dönem geliyor, yapmaktan keyif aldığım şeylerin artık benim için sıkıcı hale gelmeye başladığını görüyorum, bünyem başka bir değişim istiyor. Şu monotonluğun bitmesini dört gözle bekliyorum. Bu duygu bazen geçmiş güzel günlere haksızlık etmeme neden oluyor. Lakin değişimleri rahatça kabul etmemi sağlayan da yine bu duygu. Öyle ya da böyle hayata ısrarcı olmamak gerekiyor daha az üzülmek ve yıpranmamak adına. Hem en güzel yerinde bırakıp veda etmek, vedaların en şahanesi bence.*

Bazı insanların başkalarının enerjisiyle beslendiğine inanırım. Böyle birileriyle tanıştığım ilk anda elektriğim tutmaz zaten, yanında konuşasım bile gelmez, keyfim kaçar. Bana bir şey yapmamıştır belki, yapması da gerekmez. İyi ya da kötü biri olduğu için ya da bunu bilerek yapıp yapmadığı farketmez, sadece onu daha sonra seveceğime pek inanmam. İlk başta hiç sevmedim deyip de sonradan çok sevdiğim birini hiç hatırlamıyorum mesela.*

Benim çevremde de enerjimi yiyip bitiren insanlar vardı elbet. Sürekli şikayet edenler, kendi melankolilerinde boğulanlar, hayatlarını değiştirmek için çabası olmayıp yerinde sayanlar, ilerleyenlerin motivasyonunu kırmaya çalışanlar, kıskançlar... Eskiden de bilirdim böyle insanların bana iyi gelmediğini lakin bir şekilde hayatımda kalmalarına izin verirdim. Diyorum ya hayat felsefemi değiştirdim diye, artık sadece kendini ileriye götürmeye azimli, beni ileriye götürebilecek, gerçekten mutlu olmamı isteyecek, samimi insanlara hayatımda yer var. Şayet böyle biriysen gel her zaman gel diyerek bitiriyorum müsadenizle.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

İzmir'i özlemek...



İzmir'i özlemenin tam net bir tanımı yoktur aslında. Yani siz İzmir'in nesini özlediğinizi bilemezsiniz. Kordon'u özledim dersiniz, Alsancak'ı dersiniz, İzmir'deki evimi özledim dersiniz ama aslında bunlar 2 haftadan sonra sıkıcı gelen şeylerdir. Hele bir de İstanbul'da yaşıyorsanız, çok daha fazlasını bulabildiğiniz bir şehirde özlem nedeninizi böyle şeylerin arkasına dayandıramazsınız. Elalem "İstanbul'da daha fazlası var be kuzucum" der mal mal bakar suratınıza. O yüzden neden bilmiyorum ama İzmir'i özlüyorum dersiniz sadece. Sizin özlediğiniz şey, şehre ilk girdiğiniz andan itibaren hissettiğiniz huzurdur aslında. İzmir'in başka bir havası vardır. Modern ve güleryüzlü insanlar vardır orada. Sadelik ve düzen tüm şehrin ruhuna işlemiştir adeta. Güvende olduğunuzu hissedersiniz. Bir insanın İzmir'li olduğu tee 1 km den belli olur mesela. "İzmir'deyim abi ben, oh be özlemişim burayı" dersiniz gelir gelmez. İşte bunu seversiniz, bu duyguyu özlersiniz aslında.

Bahar da gelmiştir oralara, sıcacıktır şimdi havası...

Yine de bir şey söyleyeyim mi sana okuyucu; İstanbul candır.


Bu kadar şey söyledikten sonra böyle de ortamın içine ederim, ne sandın?

4 Şubat 2010 Perşembe

The Hardest Things to Say

"The most important things are the hardest things to say. They are the things you get ashamed of, because words make them smaller. When they were in your head they were limitless; but when they come out they seem to be no bigger than normal things. But that's not all. The most important things lie too close to wherever your secret heart is buried;they are clues that could guide your enemies to a prize they would love to steal. It's hard and painful for you to talk about these things... and then people just look at you strangely. They haven't understood what you've said at all, or why you almost cried while you were saying it..."

Stephen King

High Fidelity



Bu filmi izleyin, izletin.

14 Ocak 2010 Perşembe

Bir adet Tansu nasıl tavlanamaz kılavuzu

Yıllardır arkadaşlarımın deneyip de muvaffak olmadığım her başarısız ilişkimin ardından, " kızım sende bir sorun var kesin, herkese bok atıyosun" yorumlarına cevaben ve ilerde benimle ilgilenecek adaylara yön gösterici olması açısından yazıyorum bu yazıyı. Hani beni tavlamaya çalışmak isterken işi sağlama almak için önce blogumu okumak ister belki(!), belli mi olur!?

Hazırsak, buyrun başlayalım...

-Görüşmeye başladığımız ilk zamanlarda kendinizi yermeyiniz!
-Bilakis çok da övmeyiniz!
-Sürekli kendinizden bahsetmeyiniz!
-Sorunlarınız varsa bile ben sizi yeni yeni tanımaya çalışıyorken, sorunlarınızdan bahsedip, ürkütmeyiniz! (Ortamın samimiyetine kaptırıp ben de yapıyorum ara sıra ama ben de yanlış yapıyorum demek ki )
-Aklınıza espri gelmiyorsa, illaki yapıcam diye kendinizi kasıp, normal şartlarda yapmayacağınız espiriler yapmayınız!
-Hele ilk tanışmalarda, sarılmaca, belden kavramaca bu tarz
laubali hareketler yapmayınız! Vallahi hiç hazetmiyorum.

Genelde tanıştığım insanların kötü özelliklerini bulmaya çalışmak gibi arıza bir kişiliğim olduğundan dolayı, -tecrübelerimle sabit- iş işten geçtikten sonra (muhtemelen karşıdaki başka bir sevgili bulunca) "aslında olabilirmiş keşke bir şans verseydim" dediğim kişilere karşı soğuk ve çok gıcık davranmaya çalışan bir mekanizma ortaya çıkıyor içimde, inanın engel olamıyorum. Hem ben de üzülüyorum sonra...

3 Ocak 2010 Pazar

Hangi bildiğim? ;)

Etenşın etenşın!

Merakla beklenen dergi Madam Brownie yayında :))

Dergi çıktığından beri pek keyifliyim, okuduğum yazıları tekrar tekrar okuyup eğleniyorum. Çok keyifli ve kesinlikle içimize sinen bir iş oldu diyebilirim. Devam ettikçe, daha da geliştireceğiz, konsepti yazarlığı, fikirlerimizi. Öncelikle girişimciliğiyle bu işe ön ayak olan ve çok özveri gösteren Yeşer Sarıyıldız arkadaşımızı tebrik ediyoruz :)) Harika bir websitesi ve logo tasarlayan Mert Ünal, İlker İşbilir, diğer yazarlar Burçak Külcü, Gülşah Kahraman ve katkıda bulunanlar ile çok keyifli bir iş çıkardık.



Websitesinin linki için burdan buyrunuz :

http://www.madambrownie.com/

facebook ve twitterda da varız!

http://www.facebook.com/home.php?ref=home#/pages/Madam-Brownie/208711214293

http://twitter.com/madambrownie

Tam olarak nedir bu dergi, ya da ne değildir diyenler için durumu özetleyen "Neyin nesiymişiz" yazısını paylaşmayı tercih ediyorum ;))

"Ben portakalda vitaminken kadın dergileri vardı piyasada allı pullu, süslü püslü, janjanlı kadınların süsledigi. 12 yasımdayken kuzenimin kafam kalınlıgındaki dergisinin seks sayfalarını okumustum gizlice, heyecanla. Sonra tekrar 2 sene önce bi’ daha okudum, yemin ediyorum aynıları, çok benzerleri vardı içlerinde. Öncelikle söylemeliyim ki, ben sevgilimin evrak çantasına önemli toplantı öncesinde kırmızı don koysam, toplantı esnasında tahrik olur olmasına da, kavgaya tahrik olur adam. Sırf tahrik etmek için beyaz tisörtü ıslatıp giydikten sonra evin içinde öyle dolansam da üsütürüm, yataktan kalkamam sonraki günlerde. Hayat bu mu zaten? Sevgilinin tabagındaki patatesten atıstırırsan yıl boyunca toplam üç kilo alırsın hesabı yapmak mı? Geçiniz, bırakınız. Ketçabı sevmem, mayoneze bayılırım, patates atıstırma esnasındaki muhabbete de doyamam. Topuklu ayakkabıyla kosamam, ev hanımlıgında amatör kalırım. Iki kilo fazlam için rejime baslar baslar yarım bırakırım. Onu yapar, bundan bıkarım. Bi’ gün dünyayı kurtarır, ertesi gün kolumu kaldırmaya üsenirim. Insanım çünkü ben, bildigin kadınım. Biliyorum ki, etrafımdaki on kadından dokuzu da böyle iste, bildigim kadın.
Hal böyle olunca, bildigin kadının dergisine bulastık biz de. Kıçımızdan (ay kıç dedim!) taktik uyduracagımıza deneye yanıla, güle eglene yazar çizeriz dedik. Yazdık çizdik; usta degiliz ama, iste geldik burdayız! Bildigin kadının dergisiyle, Havva’nın bile."

Sözün özü, takip edin bu dergiyi, kafanızı dağıtıp güleceğiniz birçok yazı bulacağınızı garanti ederim :)