26 Aralık 2009 Cumartesi

2009 u verimli geçirenlerdenim :)

Blogger raconu bu herhalde, bu aralar herkeste görüyorum " 2009 u nasıl geçirdim" ya da "Yeni yıldan ne bekliyorum" tarzında yazılar, acemi bir blogcu olarak ben eksik kalır mıyım hiç!?

Eveet 2009 un ilk iki ayını nasıl geçirdim diye hatırlamaya çalışırken, ah evet o karın ağrısı TOEFL ile geçen zamanlardı. Üstüne bir de iyi bir skor alamadım, ziyan zebil oldu, onca stres, uğraş ve para. Ama hemen ardından, aylar öncesinden başvurmayı planladığım, o zaman da gözümde kabul edilmeyi çok büyüttüğüm bir eğitime kabul edildim. Bu başarısızlığı unutturdu bana, yani en azından birazcık :) Krakow'da geçen 2 hafta bana çok şey kattı. İspanya ilk kültürler arası çevreye dahil oluşum açısından, Polonya ise kültürler arası bir ortamda ilk kez çalışmak adına bambaşka bir kültürel şok yaşattı bana. Bu konuya hazır olup olmadığımı, ne gibi eksiklerim olduğunu ve işin zorluklarını gördüm. Kendimi başka bir dilde kolaylıkla ifade edemeyişim, hayal kırıklığına ve kendime güvenimin kırılmasına sebep oldu. Döndükten hemen sonra, Kıbrıs'a AEGEE'nin uluslararası genel kurulu olarak adlandırılan AGORA'ya katıldım. Pek mutluydum, ihya olmuştum. Aylardır geziyordum. Bu arada en fazla gezdiğim ve yine en yüksek not ortalamasına sahip olduğum dönem o dönemdir. Hem de az buz değil, hatırı sayılır bir not ortalamasıydı, şşt ;) Biz buna motivasyon faktörü diyoruz.

Daha sonra finallerdir, mezuniyettir, balodur derken üniversite hayatıma elveda, güzel bir yaza merhaba dedim. Bulut Sigorta Acenteliğin'de çalışmaya başladım. 4 ay boyunca az çok bir acenteliğin nasıl işlediğini öğrenmiş oldum. Önemli bir güvence benim için, çünkü her halükarda çalışabileceğim bir iş var. Sigorta işleriniz olursa, bekliyoruz efendim. Hilton yanı, Esen Han 5. Kat daire: 501. Bulut Sigorta güveni ve kaitelisiyle ;)) Tabi ki, kendi reklamımı yapıcam, nedir yani?!

Yazın 3 hafta Macaristan macerasının ardından takvimlerimiz eylülü gösteriyordu. Koordinatörü olduğum ve benim için çok özel bir etkinlik olan BEACHY NETWORK MEETING'i başlatmış olduk. Yazın, o etkinliğin organizasyon dönemiyle geçti. O kadar sahiplendim ki etkinliği, inanılmaz bir motivasyon kazandım en iyisini gerçekleştirmek için. Bu benim koordinatörü olduğum ilk etkinlikti. Bir işin başında olmanın vermiş olduğu gerginlik, sorumluluk, insanları motive etmeye çalışmak vs.. hepsi ilerde benzer süreçlerden geçince işime yarayacak.

CV'sine "takım çalışmasında iyiyimdir" yazıp da, aslında bir haltta iyi olmayan o kadar çok köfte adam var ki etrafta. Takım içinde, egolarından dolayı takım arkadaşının moralini bozarak ön plana çıkmaya çalışmak, senin takım çalışmasında iyi olduğunu göstermez! Bence herkesin böyle bir deneyim yaşaması lazım. Çünkü bir takımın parçası olmakla, takımın lideri olmak çok farklı şeyler. En azından size yüklediği misyon, bakış açısı çok farklı. Bir olayın lideri olabilecek sorumluluğu alamayan insanların, değer yaratmaktan çok, vakitlerini söylenmekle geçirdiklerini ve asla işe yaramayan tutumlar sergilediğini çok kez gördüm. Neyse, etkinlik çok keyifli geçti. Benim için çok değerli, sonradan da görüşebileceğim insanlarla tanıştım. Valla ne yalan söyleyeyim, kendi performansımdan da pek memnun kaldım. İyi koordine ettiğimi düşünüyorum, mükemmele yakın, sorunsuz bir etkinlik geçirdik. Daha rahat olsam, daha iyi olabilirdi ama o da daha fazla tecrübe edindikçe gelişebilecek bir özelliktir deyip geçiyorum eylülden sonra hayatımın, KPDS, ALES, yeni ev, master araştırmaları, yeni dergi ve Rusça kursuyla geçen son 3 ayına. Yeni dergi ve Rusça kursu hariç, bu yılın en zevksiz kısmı bu aylar oldu sanırım. Dergimiz Madam Brownie, çok iddialı bir konseptle geliyor valla :) Girişimci bir arkadaşımın fikriydi bu dergi, 3 arkadaşını gaza getirdi, inandırdı ve dergi için onlarca yazıyı tamamladık, yapım aşamasında olan websitemizin tamamlanmasını bekliyoruz! Bu dergi sayesinde, daha önce denemediğim bambaşka bir işten keyif almaya başladığımı farkettim. "Yazarlık". Zaten sıklığı artan blog yazılarımdanda bunu farkedebilirsiniz;) Her ne kadar dergi ile uğraşmak, Rusça öğrenmek, hatta kursta ilerde iyi arkadaşlıklar kurabileceğimize inandığım kişilerle tanışmak, çok güzel yeni bir eve taşınmak ve "her an istediğimi yapabilme hakkım saklı" bir boşlukta yaşamama rağmen, geçiş dönemi sendromundan mütevellit pek tatsızım. Ama yine de güzel bir yıl oldu benim için 2009. Kendimi çok daha geliştirmiş, biraz daha bilgeleşmiş hissediyorum :) Artık yaptığım şeylerden daha fazla keyif alıyorum. Ha bir de; yıl boyunca, flört dönemleri, geleceği olmasa da hayatıma renk kattı, kendilerine sevgilerimi gönderiyorum :))

2010 dan beklediklerim ise;

Öncelikle istediğim yüksek lisans programına kabul edilmeyi,
İyi bir iş bulabilmeyi,
Beyaz atlı prensimin karşıma çıkmasını,
Rusça'yı ilerletip, yazın Rusya'ya gitmeyi,
Kendi evime taşınmayı,
Hayatımı değiştirmeyi,
Hayatımı renklendirecek, harika insanlarla tanışmayı,
Dansa geri dönmeyi,
İyi bir fotoğraf makinesi almayı,
Düzenli olarak spor yapabilmek için gerekli motivasyonun bana gelmesini,
veee en önemlisi
ailemle ve sevdiklerimle sağlıklı, mutlu, barış dolu bir yıl geçirmeyi diliyorum...

Biraz fazla mı oldu ne?!

22 Aralık 2009 Salı

Geçiş Dönemi

Dün okuldan çıkış işlemlerini yaptırmak ve birkaç hocadan referans almak için okulun yolunu tuttum ki o Buca yolunu tekrar çekince iyi ki mezun olmuşum demeden edemedim. Çıkış işlemlerimi yaptırdım, geçici mezuniyet belgemi aldım. En zor kısmı öğrenci kartlarımdan ayrılmak oldu. Okul zamanı çok güzeldi gerçekten, güzel anılarım oldu, kendimi sosyal açıdan çok fazla geliştirdim, öğrendiklerim ufkumu genişletti, yeni insanlarla tanıştım, birkaçını pek sevdim, beklentilerim arttı ve en önemlisi inanılmaz bir özgüven kazandım. Her şey iyi hoş da, bir süre sonra bitmesi gerektiğini hissediyorsunuz. Benliğimin bir kısmı bu değişimi istiyordu gerçekten.

Gerçi bittikten sonra da sudan çıkmış balığa dönmek duygusunu fazlasıyla hissediyorum. İnsanoğlu bir çocukken ve bir de öldüğünde huzura erebiliyor sanırım. Hayatın her dönemi ayrı bir geçiş dönemi, her dönemi ayrı bir mücadele. Nereye ait olduğumu, ne yapmak istediğimi bilemiyorum. Bir yandan kendimi salmak, belki de hayatımda bir daha sahip olmayacağım bu boşluğun tadını çıkarmak istiyorum, bir yandan da fırsatları kaçırmaktan korkuyorum. Stresliyim, geleceğimle ilgili ciddi endişelerim var. Ne çalışmak istiyorum, ne okumak istiyorum tekrar. Hayatın rutininden korktuğum kadar hiçbir şeyden korkmuyorum. Dünya'nın en zevkli işini de yapsam, o iş zorunluluğa dönüşünce yapmaktan zevk almamaya başlayacağımdan korkuyorum.

Referans almak için gittiğim hocalardan birisi benim lisans eğitimim boyunca çok sevdiğim hocalardandı. Odasına gittiğimde vakti olup olamadığını sorarak girdim elbette. O da beni buyur etti. Referans vereceği kişiyi az çok tanıyor olsa da kısaca kendimden ve planlarımdan bahsetmenin daha uygun olacağını düşündüm. Ben konuşurken ise telefonuna bakıp, sözümü bile dinlemeden bilgisayarında hazır formatta olan referans mektubuna ismimi yazmak için ismimi sormasıyla -kısa kes- mesajını yeterince vermiş oldu.

Üniversitede öğretmenler ile çok haşır neşir olan bir öğrenci değildim. Bunun sebebi çekingenlik değil, tamamen üşengeçlikten. Hocaları odalarında yakalamak başlı başına bir çabayı gerektiriyor. Öğle araları 1 saatimi hocaları arayarak geçirmektense arkadaşlarımla geçirmeyi yeğledim. Diğer okullarda nasıldır bilemiyorum ama Dokuz Eylül hocalarını en çok eleştirdiğim konu çok fazla kendi kariyerlerine yönelmiş olmaları. Makale yazmak, yayınlar çıkarmak deseniz belki Türkiye'de en çok tanınan öğretim görevlilerinden ama iş idealist olup öğrencilere daha fazla faydalı olma kısmına gerince, kaçı bu özveriyi gösterebiliyor orası meçhul.

Tam hocaya bozulmuş otobüs durağına giderken, sevdiğim asistanlardan biriyle karşılaştım ve sohbet etmeye başladık. Biraz önce yaşadığım olayı anlattım. Odasına gittiğimde mezun olmuş ve belki de bir daha konuşma şansı bulamayacağım bir hocanın fikirlerini ve iyi dileklerini almak istediğimi ve bu konuda hayal kırıklığına uğradığımdan bahsettim. O da haklı olduğumu ama kendilerinin bazen o kadar yoğun olduklarını ve öğrencilerle uğraşacak vakitleri olmadığını, ters bir zamana denk gelmiş olabileceğimi anlattı tane tane. Yüzlerce öğrencisi olan bir hocanın hafta da 1 gün, 1 saat görüşme saatinin olması çok yetersiz. Nasıl orta yol bulunur, kim fedakarlık eder bilemiyorum ama üniversite hocalara sadece derslerde erişebileceğin bir yer olmamalı !

Neyse demem o dur ki, bana ayırmadığın bir 5 dk ile gider ayak sana olan sevgimi öldürmeyecektin Cenk Hoca! Ben kalkarken "ne zaman istersen fikir almaya gelebilirsin" demen de olayı toparlayamadı.

ama her şeye rağmen; Oh be! Bitti! :)

18 Aralık 2009 Cuma

Otobüste yaşlılara yer verme sorunsalı

Otobüste yaşlılara yer vermek zorunda olduğumu düşünmüyorum. Canım istemezse vermem, etrafa şeytani bakışlar atmaları beni etkilemez, şeytani bakış atacaklarına adam gibi yer isterlerse, canımsınız. "İnsana saygı" mantığının gelişemediği bu toplumun kurallarına saygılı olmam gerektiğini düşünmüyorum. Ben bir yaşlıya oturması için yer veriyosam bu tamamiyle insaniyet namına, onun ayakta durmakta zorlandığını gördüğüm içindir, toplumsal kurallar, örf, görenek vs bana sökmez. ( dizilerden mi geldi, bu delikanlı adam ağzı anlamadım ki ben. ) Yani demem odur ki; insani boyutu dikkate alıp, yer veririm ben. İnsani boyut demişken o kısma gelicem tekrar.

Bazen canım yer vermek istemez. Canım sıkkındır, ya da ne bileyim yolum uzundur, hastayımdır, otobüs kalabalıktır, milletle dipdibe ayakta durmak istemiyorumdur, ya da yer vereceğim kişiye kanım ısınmamıştır filan. Öyle yaşlıların şeytani bakışlarını üzerinde hissetmeme rağmen, sıkılmadan hatta camdan dışarı bakma taktiğini bile sığınmadan yüzlerine bakarım gerekirse -ne kadar da delikanlıyım- etrafta boş yer var mı diye kontrol ederim. Yoksa düşünürüm yer vermek istiyor muyum acaba diye, vermek istemiyosan kafamı çevirir, oturmaya devam ederim. Mesela bu da benim başka bir insani boyutum.

Hem zaten yaşlılara otobüste yer vermek sıkıntılı bi olay. Gözünüze kestirdiğiniz kişi uzakta ise, nasıl sesleneceksiniz!? "Bakar mısınız" deseniz bakmaz, el sallayarak, "amca/teyze size söyledim" derseniz, nerden amcanız, teyzeniz oluyor bu sizin bir kere? Üstelik sesinizi yükseltip toplum içinde bu tür davranışlar sergilediğiniz için de garip hissedersiniz kendinizi, sıkılırsınız filan. Başka bir seçenek, gözünüze kestirdiğiniz adayın size yaklaşmasını beklemektir. Otobüs kalabalıksa ve o kişi size kolaylıkla gelemiyorsa, onu gelesiye kadar takip edersiniz. Hiç tanımadığınız biri için bunca zahmete katlanıp, rahatsız bir şekilde beklersiniz. Bu bekleyişi seçmeyip, yerinizden kalkar, o gelince oturur diye düşünebilirsiniz, o zaman da ihtiyacı olmayan biri oturur yerinize, gıcık olursunuz. Hiç kusura bakmasınlar, öyle bir durumda ben kalkması için uyarıyorum o kişiyi. Ama herkes bunu yapmıyor mesela, görüyorum uzaklardan yaşlılara yer vermek için kalkmış gençlerin yerine, üzerine oturdukları uzuvlarını koltuktan taşırırcasına yerleşip, kasım kasım kasılmış kadınlar oluyor, inanın o saçlarından tutup kaldırmak istiyorum bazen okuyucu. İşte bu da benim bambaşka bir insani boyutum.

Diyelim beklediniz, doğru kişiyle temas kurdunuz ve yerinizi vereceksiniz. Bu sefer de "zahmet etmeseydin, otur çocuğum" lafına karşılık " lütfen ne demek, lütfen oturun" gibi inceliklerle kırılacaksınız. Sanki zorla veriyosunuz yerinizi. Hayret bişi ya!? Yeri geldiğinde boşalan bir koltuk için gerilerden depar atıp yerinizi kapan "yaşlılar" ve hepimiz de çok iyi biliyoruz ki o koltuğa oturmak için can atan, hatta zahmet etmeyin otursaydınız cümlesini tamamlamadan o koltuğa yerleşenler yine onlar.

İşte tüm bu sebeplerden ben yaşlılara koltuk verme konusunda gıcığım biraz. Nedenlerini çocukluğuma inerek araştırmak lazım sanırım, arıza bir kişiliğim olmasının yanında biraz da prensip meselesi.

15 Kasım 2009 Pazar

çelişkiler ve ben

rahat insanımdır ben. 
sıkıya, aceleye gelemem
arada panik olurum o ayrı
sosyal ortamlara çok girerim
ama bir o kadar da içe dönük bir insanımdır
kalabalıklar içerisinde kendi alemimde takılırım
tek düze olan her şeyden sıkılırım
bu yüzden kitap tercihim hep olay romanları olmuştur
sürekli yeni şeyler deneme hevesi içindeyim
bir yerde dikiş tutturamamak denen tabir benim maymun iştahlılığımdan kaynaklanır
bazen dünyayı değiştirebilirim diye düşünürüm
bazen kolumu kaldıracak halim kalmaz
kolay gaza gelirim
lakin hiçbir şeyin fanatiği değilim
müzik dinlemeye bayılırım
ama favori şarkım bile yoktur
insanlar sever beni genelde
ilk tanıştıklarında havalı ve soğuk bulurlar o ayrı
kolay yoldan elde ettiğim bir şey olmadı pek
hep emek ederek aldım istediklerimi
en sevmediğim özelliğim unutkanlığımdır
ha bide yön kabiliyetim sıfırdır
mükemmellikle alakam yok
ama kendimin mükemmel olduğunu düşünürüm
birebir buluşmalardansa grup ortamını daha çok severim ben
hadi bana eyvallah

3 Temmuz 2009 Cuma

Kafam çok karışık dostlar

Filmlerde bazı kadınlar olur, ızdırap dolu kadınlar. Yüzleri hiç gülmez, sorunları bitmez. Filmi izleyince "of çok sıkıcısın, bunları mı dert ediyosun kendine? Bırak oğlum bu kızı, sana kız mı yok, taş gibisin ... öhm" gibi yorumlarda bulunursun hani. Ama erkekler o kadınların peşinden koşar. Onun mutlu olması için elinden geleni yaparlar. Sabırlıdır, samimidir, anlayışlıdır o erkekler. Kadınlarsa çok güzeldir. Çok güzel olmasa da esas kadındır işte. Başka da bir şey yapmasına gerek yoktur. Sadece erkekler değil çevresindeki diğer insanlarda üzerine düşer, herkes o kadına karşı anlayış abidesidir. Ha si*tir karşim!!

Ben de özeniyorum okuyucu. Ne zaman kendimi mutsuz hissetsem öyle bir ilgi arıyorum. Bulamayınca sinirleniyorum, kavga çıkarıyorum. Birileri beni alttan alsın istiyorum, böyle şımartılmak falan. Ama o filmlerdeki gibi olmuyor. Hayır annemle bile kavga etsem (ki birkaç saat önce ettim) trip atıyor, küsüyor. Neyin var senin diye sorsa, ben özür dilesem, bu aralar sinirlerim bozuk desem, omzunda ağlasam... (tabi bu kısmı annem için hayal etmek pek hoş olmadı ama neyse)

Nerden bilebilirim sinirlerinin bozuk olduğunu diyecek. Bileceksin karşim, o filmlerdeki insanlar nasıl biliyor!? Napiyim yani "bu aralar sinirim bozuk, şımartılmak istiyorum, beni alttan al" filan mı diyeyim? O zaman ne anlamı kalır, dimi ama? (ki dedim yani, o kadar içler acısıyım:)

Beni asıl düşündüren, gerçek hayatta böyle hatunlar var mıdır? Varsa öyle hatun olmak için ne yapmak gerekir? Bak boşver trip atmayı, pozitif ol, kasma falan gibi yorumlar yaparsan bozuşuruz. Zaten kimse yorum da yapmıyor. Kapatcam bu blogu valla. Ne be!?